Nilüfer Hanım, elindeki servis örtüğünü titrek eliyle tekrar çay fincanının altına yerleştirdi. Saate baktı; misafirlerin gelmesine kırk beş dakika kalmıştı. Altmışlık büyük yaş günüydü bu, her şeyin mükemmel olmasına dair bir hayal taşıyordu. Ama içi yine bir hazineliğin içine gömülmüştü. Her şeyin içindeki hayali bir hayvan gibiydi; ışıldı ancak içindekilerin her zamanki gibi. Misafir olarak yan tarafta bekleyen yeğeni Mehmet’i bir kez daha kontrol etmek için mutfaka haber verdi: “Mehmet, sen neden hâlâ misafirler gelmeden?”
“Hemen geliyorum, hanımefendi! Salata bitiyor,” dedi mutfaktan gelen ses. “Ama öncelikle Kemal’i kontrol edin, suları almak için gitmişti.”
Nilüfer’in derin bir nefes alışı duyuldu. Mehmet’in kuşkusuz yavaşlığı onu on yılda dahi alıştıramamıştı. Ne zaman “anında” olacaktı, ne zaman “hemen”! Şimdi de Kemal masa başında, thesürünü ellerinde yapayalnız bir şeylere dalıp gidiyordu.
“Kemal, suları almak için gitmeyeceksin mi?” dedi Nilüfer, tonu sakin ama bir sıkışkınlık barındırıyordu.
“Evet, evet, çeyizdayım, hemen geliyorum,” diye cevap verdi Kemal, gözlerini ekrandan hiç ayırmadan.
“Misafirler dakika dakika geliyor,” dedi Nilüfer, gecikmesine bir yavaşlıkla.
“Konuşurlar, sen de请你翻译成中文。




