Altı Yaşında Yalnızlığa Adım Attım.

Altı yaşımda öksüz kaldım. Annemin iki kızı vardık, üçüncüsünü doğururken. Tıpkı dün gibi hatırlıyorum: Çığlıklarını, komşu teyzelerin toplaşıp ağlamışını, sonra sesinin kesilişini…
Neden doktor çağırmadılar? Neden hastaneye götürmediler annemi?
Hâlâ anlayamıyorum. Neden? Kasaba çok mu uzaktı? Yollar kar mı kapamıştı? Bir sebep vardı mutlaka, değil mi?
Annem doğum sırasında öldü. Geride ben, kız kardeşim ve yeni doğmuş küçük Gözde’yi bıraktı.
Babam çaresiz kaldı; kimsesi yoktu bu Doğu Anadolu bozkırında. Hepsi Batı’daydı. Babamın üç çocukla baş etmesine yardım edecek kimse yoktu. Komşular hemen evlenmesini salık verdi. Annemin toprağa düşüşünün üstünden bir hafta bile geçmemişti ki babam evlenmek üzereydi.
Ona “Çerçi Hanım öğretmen, iyi bir kadın” dediler. Babam da gitti, istedi, evet cevabını aldı. Belli ki babamı beğenmişti. Gençti, yakışıklıydı: Uzun boylu, esmer, kara kara gözleri çingene bakışlıydı. Nasıl bakılmazdı ki?
Akşamüzeri, babam ‘görücüye’ gelin adayını getirdi evimize.
“Size yeni anne getirdim!”
İçimi acı bir kızgınlık kapladı. Çocuk aklımla, kalbimle, bu işte bir yanlışlık olduğunu sezdim. Ev daha annemin kokusunu taşıyordu. Giysilerimizi annem dikmiş, yıkamıştı. O ise hemen yeni bir anne bulmuştu. Şimdi, yıllar sonra onu anlıyorum; ama o gün hem babamdan nefret ettim, hem de gelininden.
O kadın bizim hakkımızda ne düşündü bilmiyorum, ama babamla kolkola evin kapısından girdiler. İkisi de beş çayından sonraydı, hafif çakırkeyifti. Bize döndü:
“Bana anne derseniz, kalırım.”
Ben küçük kardeşime fısıldadım:
“O bizim annemiz değil. Annemiz öldü. Sakın deme!”
Kardeşim hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ben, abla olarak öne atıldım:
“Hayır, demeyiz! Annemiz değilsin sen. Sen yabancısın!”
“Vay vay, bakın şu konuşkanlığa! Öyleyse sizinle kalmam.”
Öğretmen kapıya yöneldi. Babam peşinden gitmek isterken, tam eşikte donup kaldı. Ayakları yerden kesilmiş gibiydi. Başını öne eğip durdu. Sonra döndü, yanımıza geldi; bizi kollarına aldı, hıçkırıklara boğuldu. Biz de onunla birlikte ağlıyorduk. Küçücük Gözde bile karyolasında mızmızlanmaya başladı. Biz annemizi, o ise sevgili karısını ağlıyordu. Ama bizim gözyaşlarımız daha ağırdı, daha acıydı. Öksüz gözyaşları dünyanın her yerinde aynıdır; öksüzün öz annesine duyduğu hasret her dilde birdir. Babamın ağladığını o gün ilk ve son kez gördüm işte.
Babam bizimle sadece iki hafta daha kaldı. Kereste işçisiydi, ekiple Kaçkar Dağları’na gidecekti. Ne yapacaktı? Köyde başka iş yoktu. Bir komşu teyzeyle anlaştı, bize yiyecek için birkaç bin lira bıraktı. Gözde’yi başka bir komşuya emanet edip dağlara yollandı.
Böylece tek başımıza kaldık. Komşu gelir, yemek yapar, sobayı yakar, sonra giderdi; kendi derdi başından aşkındı. Biz ise bütün gün evde, yapayalnız: Üşürdük, acıkırdık, korkardık.
Köylü bize nasıl yardım edebileceğini düşünmeye başladı. Aileyi kurtaracak bir kadın lazımdı; üstelik öyle herhangi biri değil, başkasının çocuğunu öz evladı gibi bağrına basacak nadide bir yürek. Böylesi nereden bulunurdu?
Dedikodular arasında, köyümüzden birinin uzaktan akrabasının, çocuğu olamadığı için kocası tarafından terk edilmiş genç bir kadın olduğunu öğrendiler. Çocuğu olmuş da ölmüştü belki, kimse kesin bilmiyordu. Adresini alıp bir mektup yazdılar. Tevfik Teyze aracılığıyla Zeynep’i çağırdılar.
Babam daha dağlardayken, Zeynep bir sabah erkenden kapımıza geldi. Öyle sessiz girdi ki, duymadık bile.
Uyandım, evde biri ayak sesleriyle dolaşıyordu. Mutfaktan tenc
Gözlerimi kapatıp ameliyata hazırlanırken, doğum sancıları çeken genç kadının elini sıkıca tuttum ve nefes almasını söyledim, çünkü annem için yapamadığım mucizeyi şimdi başka bir anneye, Zehra Ana’nın bana örettiği şefkat ve bilgelikle gerçekleştiriyordum, bu benim vicdan azabımın ilacı ve iki anneme de borcumdu.

Rate article
Lifequest
Altı Yaşında Yalnızlığa Adım Attım.