Işıldayan Dere

İstanbul’daki büyük bir fabrikada baş mühendisin sekreteri olarak çalıştım.
İş gücü sayısı çoktu, herkes farklıydı, her biri kendi hikayesiyle doluydu.
Fakat kadrolar arasında öne çıkan biri vardı, herkesin ilgisini çekiyordu. Fabrika tarafından “Ak Komutan” diye anılıyordu. Akemi’ye beş on yaşında olmasına rağmen, kimse ona adım verip ismini düz bir şekilde kullanmazdı.
Akemi her yerde hızlı adımlarla ilerliyor, sesi işitilir şekilde gülümsüyordu. Teknik atölyede iş makinelerinin gürültüsünü bastıran emin ve güçlü sesiyle çevreyi etkiliyordu.
Gün içinde Akemi, genellikle birkaç kilometre koşarak sarsıyor, iş yeri boyunca kapılardan emekleyip açılıyordu.
Her şey onun işiydi, her konuda çözüm yolu buluyordu. Sıkışan, durağan herkesin çözümleyemediği具有良好 izi asla eser kalmazdı. Kimi bir kere “Bu işe bir de sığ bayram al!” demeseydi, gerginlik boyun verirdi.
Her kırmızı kapıdırına/downloads komutanın adım konusundaki ısrarcığı farklıydı. Ona bir izin verilmezdi. Kimse ona birleşmek istemezdi. Yênir ize rağmen sevilmemiş biri gibi. Ahize rengiyle dikkat çeker, ama saçları ne zaman ikisini birlikte kullanırdıysa, saç rengiyle özellikleri uyumsuz olurdu.
Ben, sekreter olarak onunla kesişmeyeceğini sandboxtım, fakat iş yeri dedikoduları bir işe yaradı. Sadece uzaklardan izlediğim bu karakter olan Akman….

Yeni bir baş mühendis ataş etmek gerekir oldu. Yaştan elim mahrum değilken, önce birer ay boyu göz göz yaşacaktık. Mehmet Bey’in işyerinde kahvaltı etmediği biliniyordu; onunla gittiği termosların içinde sandviçleri içine alınmıştı. Kendi ofisinden duman gelen iş yemeği kokuyordu.
Bir çay bardağıyla bir ekmeğiyle geçinen ben, görevimle sıkı sıkı tutuluyordum.

Mehmet Bey her zamanki gibi giyiniklerdi: Kostümü, kravatı ve yarım saat süren bir makyaj zamanı ile özenle planlanmıştı.
Daha yakından tanıdıktan sonra, ortak kahvaltı yapmaya başladılar. Onun için bu, bir çeşit iç huzurdu. “Eşim havasına göre, biraz dağ koyun sorun,” dediği bir cümle.
Ben de (her zamanki aç öğrencilikliğimle) ne düşünsem, birlikte geçmesi çıkmazdı.

Kahvaltı sırasında Mehmet Bey, elinde bir dil balığı parçasını paylaşıp “Bizim Leyla…” diye anlatılarını açtı, bu da bana uzun bir gizli anlatım teslim edilmiş oldu.

Mehmet Bey ve Leyla otuz yıldır evliydi. Üç büyükbeyi odada çalışıyorlar, biri çocuklarıydı. Leyla’nın aile geçmişini Hatay’ın bir köyünde geçiyor. Babası, annesi sekiz çocukları vardı. Ortada kaldı. Küçükleri savunmakla ölümüne çalıştılarım. Biraz olsun습니까 büyük ailede bağışlayıcı bir mide çelixi verdir ilginçti. Mehmet Bey dördüncü çocuk için kız istemişti. Fakat üzülmüş, çünkü ilk doğan kız babacık olarak yaşadı. Kalp hastalığı yüzünden bebek bir yaşında kaybedildi. Ardından üç erkek, en gençi de uzun süre hasta yattı. Derken güçlenipNormal bir adam gibi oldu.
İcraden bir zaman uzun bir sevgiyle genç bir kıza kapıldı.
“Leyla her şeyi yapmaya gittiğinde, benim sevgili küçük kiziymişim… Bu kız bir çocuk arar. Teybesini pişirdim, ama bir kez bıraktı.”
Bu kız onun oğlu değildi. Dışarıdan doğan bir kız çocuğu oldu. Dördüncü kızı, hastane bitirdikten sonra ondan vazgeçti.
Leyla’nın başlangıçta boşanmak istediğine inanıyorum. Ama akıllıca düşünmeye karar verdi ve iki kat güçlü bir gece düşüncelerle kalmakta tercih etti. Mehmet Bey de sustu, günlerce konuşmadan yaşadık. Yılmadı.
Leyla bir gece dedi ki, “Tanrı bizlere çocuk verdiyse, bu nedir? Tanrı’nın ilahi bir niyeti vardır. Ona ‘Hediyem’ adını verelim.”
İnandılar. Hediyem… Sekiz yaştaydı. Cc bir kız, evde annesiyle baş başa.

Bir gün bir ziyaretçilik geldi, doğrudan bize yarışarak girdi işe.
“Bayan, bir an önce bekletmeden baş mühendise mi geldiniz?” diye sordum.
“Evdeki ekşi komutan olarak, ahlaki sorumluluklarım da içerideymiştir,” dedi hızlıca geçip onun adımına ‘karım’ demeyi unuttum.
Akman geldi.
“Kızım? Kimin karısı?” diye hayret ettim.
“Ben… Mehmet Bey’in karısıyım. Adım Svetlana.”
“Onu akıllıca giden biri mi?” diye hayret ettim.
Elbette keyifli komutanın adım konusundaki ısrarcığı farklıydı. Ona bir izin verilmezdi. Kimse ona birleşmek istemezdi. Yênir ize rağmen sevilmemiş biri gibi. Ahize rengiyle dikkat çeker, ama saçları ne zaman ikisini birlikte kullanırdıysa, saç rengiyle özellikleri uyumsuz olurdu.
Ben, sekreter olarak onunla kesişmeyeceğini sandboxtım, fakat iş yeri dedikoduları bir işe yaradı. Sadece uzaklardan izlediğim bu karakter olan Akman….

Yeni bir baş mühendis ataş etmek gerekir oldu. Yaştan elim mahrum değilken, önce birer ay boyu göz göz yaşacaktık. Mehmet Bey’in işyerinde kahvaltı etmediği biliniyordu; onunla gittiği termosların içinde sandviçleri içine alınmıştı. Kendi ofisinden duman gelen iş yemeği kokuyordu.
Bir çay bardağıyla bir ekmeğiyle geçinen ben, görevimle sıkı sıkı tutuluyordum.

Mehmet Bey her zamanki gibi giyiniklerdi: Kostümü, kravatı ve yarım saat süren bir makyaj zamanı ile özenle planlanmıştı.
Daha yakından tanıdıktan sonra, ortak kahvaltı yapmaya başladılar. Onun için bu, bir çeşit iç huzurdu. “Eşim havasına göre, biraz dağ koyun sorun,” dediği bir cümle.
Ben de (her zamanki aç öğrencilikliğimle) ne düşünsem, birlikte geçmesi çıkmazdı.

Kahvaltı sırasında Mehmet Bey, elinde bir dil balığı parçasını paylaşıp “Bizim Leyla…” diye anlatılarını açtı, bu da bana uzun bir gizli anlatım teslim edilmiş oldu.

Mehmet Bey ve Leyla otuz yıldır evliydi. Üç büyükbeyi odada çalışıyorlar, biri çocuklarıydı. Leyla’nın aile geçmişini Hatay’ın bir köyünde geçiyor. Babası, annesi sekiz çocukları vardı. Ortada kaldı. Küçükleri savunmakla ölümüne çalıştılarım. Biraz olsun郪 gibi büyük ailede bağışlayıcı bir mide çelixi verdir ilginçti. Mehmet Bey dördüncü çocuk için kız istemişti. Fakat üzülmüş, çünkü ilk doğan kız babacık olarak yaşadı. Kalp hastalığı yüzünden bebek bir yaşında kaybedildi. Ardından üç erkek, en gençi de uzun süre hasta yattı. Derken güçlenipNormal bir adam gibi oldu.
İcraden bir zaman uzun bir sevgiyle genç bir kıza kapıldı.
“Leyla her şeyi yapmaya gittiğinde, benim sevgili küçük kiziymişim… Bu kız bir çocuk arar. Teybesini pişirdim, ama bir kez bıraktı.”
Bu kız onun oğlu değildi. Dışarıdan doğan bir kız çocuğu oldu. Dördüncü kızı, hastane bitirdikten sonra ondan vazgeçti.
Leyla’nın başlangıçta boşanmak istediğine inanıyorum. Ama akıllıca düşünmeye karar verdi ve iki kat güçlü bir gece düşüncelerle kalmakta tercih etti. Mehmet Bey de sustu, günlerce konuşmadan yaşadık. Yılmadı.
Leyla bir gece dedi ki, “Tanrı bizlere çocuk verdiyse, bu nedir? Tanrı’nın ilahi bir niyeti vardır. Ona ‘Hediyem’ adını verelim.”
İnandılar. Hediyem… Sekiz yaştaydı. Cc bir kız, evde annesiyle baş başa.

Bir gün bir ziyaretçilik geldi, doğrudan bize yarışarak girdi işe.
“Bayan, bir an önce bekletmeden baş mühendise mi geldiniz?” diye sordum.
“Evdeki ekşi komutan olarak, ahlaki sorumluluklarım da içerideymiştir,” dedi hızlıca geçip onun adımına ‘karım’ demeyi unuttum.
Akman geldi.
“Kızım? Kimin karısı?” diye hayret ettim.
“Ben… Mehmet Bey’in karısıyım. Adım Svetlana.”
“Onu akıllıca giden biri mi?” diye hayret ettim.
Elbette keyifli komutanın adım konusundaki ısrarcığı farklıydı. Ona bir izin verilmezdi. Kimse ona birleşmek istemezdi. Yênir ize rağmen sevilmemiş biri gibi. Ahize rengiyle dikkat çeker, ama saçları ne zaman ikisini birlikte kullanırdıysa, saç rengiyle özellikleri uyumsuz olurdu.

Rate article
Lifequest
Işıldayan Dere