Çukurova’nın meyve ağaçları arasında, en derin kış günlerinde bile donmaya yüz tutmayan, en sıcak yaz günlerinde ise çiçek sapı bile yetmeyen, bir köşesinde bir oğlanın mutluluğu eriyen bir köy vardı. Oraya gidebilmenin yolu, her zaman çamurlu bir yol duvardı ve köydeki evler birer ahşap kervansaraylar gibiydi. 1960’lar köşesinde, Türkiye’nin modernleşme adımlarını attığı o yılların yavaşca kaybolduğu bir köştü gibi. Her şey ormanın ürünleri etrafında dönerdi, gençler hemeddelerdi, yaşlılar ise sabırla beklerdi.
Bu ahşap evlerden birinde, en dar䴔oyunun bir köşesinde, bir Hintiz adında aile yaşadı. Dışarıdan bakanlar için sıradan bir Türk ailesi gibi görünüyorlardı, ama kapı eşiğine basıldığında içeriye girilirse, her kuruşun bir anlамı olduğu bir camiye giriliyordu. Ailenin kafası, selçuk turuncu bir sakallığında, hep kıvırcık gülümsemesiyle değil, bir elinde yeni tutmuş bir kuruş, diğerinde de ustura gibi elmasları andıran bir adalet duygusu taşıyan Ehmet Usta idi. Ormanda bir köpük makinesi çalıştırdığı günlerde, işçiler ona “Ekonomi Bahçesi” demişti. Ama eve döndükten sonra bir kuruş da baskı altında oluyordu.
Eşim Ehmet Usta’nın karşıtıdır. Onun adı Ayşe Hanım’dır, bir zamanlarda siyah gül gibi bir gençti. Artık ise yapraklar gibi sadece köşeye saklanıp kalmak isterdi. Yapıtlarında rakamların sırlarını çözmeye uğraşması, karı koca arasındaki bu uzlaşmayla anahtar oluşturmuyordu. Çünkü Ehmet Usta, kuruşları sayarken her biriyle ayak sesleri arasında bir düşmanlık yaratırdı.
Mehmet, on iki yaşındayken zaman zaman baba-yarına bakmadan yapılabilecek bir işi düşünmeye başladı. Oysa babası her an bir “kuruşun kuruşundan” korkuyordu. “Harcanmayan bir kuruşun da başına bir zulüm geçer” derdi ve bu sözler Mehmet’in rahat etmesine engel oluyordu. Komşular da “Oradaki adam ne yapar ne bırakır, fakir olur ama harcamaz” diye alay ediyorlardı. Fakat Mehmet’in gözleri, saatlerce karanlıkta ağlayan babasına değil, pencerelerin gerisinde gizli bir kutuda dizilmiş, yağlı boya resimlerine takılıyordu.
Saat tam sekizde kahvaltı sürahisi ve kavun şu anda sahip olduğu en değerli bir şeydi. Babası bir kuruş kıyametini tekrar başlatmak istemeden, Ayşe Hanım’la birlikte kavun dilimlerini kesmeye zorlanırdı. Ayşe, koyun eti kadar hafif bir sesle onay verirdi. Bu sahne, Mehmet’in gözleriyle birlikte her sabah sahnelenirdi. İnsan hazzının bir kuruşu bazen çok ağır bir yük olabilir.
Mehmet, babasıyla aynı yakınlığı hissetmediği için, bir günde bir yavru kedi yakaladığında, babasının “Bu parayı sevene vermesin” demesine rağmen, o küçük canlının yanına gitti. Karanlık bir köşeye tıkışmaya çalışırken, babasının bozuk sesi arkasından gelmişti. “Bırak onu! Parını sevene yapıp geçinmek şart” demişti. Fakat Mehmet, onu o anı daha da kötüleştiren şu anda tekrar denemekten kaçarak silinmiş bir çağrımış gibi hissetti.
Yıllar geçtikçe Mehmet, babasının sert dünyanın yüzeyinde bir figüre dönüştü. Üniversiteye gitmesi, babasının “Para sadece şu anda sahip olunan şeydir” anlayışına göre mümkün olamadı. Ama bir gün, kendisi için yeni bir yol açıldı. Meslek lisesinde bir yer aldı ve bir başka Mehmet, hem ekonomi hem de içinin bir parçası olduğu bir mecliste kendi maliyetini karşıladı.
Bir gün, odada bir erkek arkadaşı mizahi bir şekilde ona gitmeyi önerdi. Ne zaman bir film izlemeyi düşünürse, babasının “Gün ışığı içinde harcayacağın bir kuruş, ertesi gün bir köle gibi bir adam eder” gibi sözleri aklında canlanırdı. Fakat bir gün, dans etmek isteyen bir kızla karşılaştığında, adı Esra idi. Onun ne gülüşü ne de gözleri onu korkutmadu. “Yok, bu para da geçer,” diye düşünmüştü. Ama Esra’nın gülümsemesi, Mehmet’in içine hapsolmuş olan hüzne bir güneş gibi açılıyordu.
Onlar, bir kafeしています. Esra’nın neşesi, Mehmet’in beynindeki ekonomik filtreleri kırıyordu. Artık, her şey süzgeçten geçiyordu, ama Evli Mehmet’in içine bir öfke süzüldü. “Esra, seninle yaşamıyorum da, seninle yatışıyorum,” dedi. Esra ise, “Para bir nevi köleliği değil, bir hedeftype beynin. Bizler aynı değiliz” diye karşılık verdi. Bu sahne, onların yaşamlarında bir de bir takım olaylarla devam etmeye başladı.
Bir gün, Esra’ya, Mehmet’in babasının nasıl olduğunu anlatmaya karar verdi. Ama Esra sadece yüzüne bakarak, “Senin babanla aynıysın” dedi. Mehmet, bu sözler karşısında bir kırık olmadu. Çünkü daha önce, kendini babasından kurtarıp, Esra’yla yeni bir başlangıç yapmayı umduğunu sanıyordu. Ama bir anlık kararla Esra “Bırak bir işe daha çok önem veriyorsun” demekle yetinirse de, Mehmet’in mutluluğu bir an önce sona erdi.
Sonunda, Mehmet’in içinde barındırılan bu haksızlıklar ve zorbalıklar, sona başlıyordu. Esra, Mehmet’in hayatında bir an bile hissedemediği bir mutluluk hissetti. “Senin babanın sakladığı kuruşlar, sadece bu mutluluğun hazinesini değil, senin kalbinin hazzını da” dedi. Bir gecenin ardından, Esra’nın gözlerindeki ışık, Mehmet’in içindeki gölgeyi temizleyip, onun bir kere daha mutlu olmasına imkan tanımıştı.




