Ah, nereden başlasam… Zamanın birinde, kayınvalidem hayatımın en kıymetli dostu olmuştu.
Hasan, masaya yumruğunu öyle bir vurdu ki fincanlar zıpladı. “Annem hakkında bir daha böyle konuşamazsın! O hep bizim için çabaladı!”
“Çabaladı mı?” Feride, kepçeyi sallayarak ocaktan döndü. “Senin annen yine anahtarı aldı, haber vermeden geldi! Ben hâlâ sabahlığımdaydım, saçım başım dağınık! O da bana evdeki düzeni anlatıyor!”
“Ne oldu sana böyle? Önceden Seval Hanım’ı severdin ya…”
“Önceden safın biriyim ben!” Feride’nin sesi öfkeden titriyordu. “Ne güzel bir kayınvalide buldum diye seviniyordum. Meğer benim her adımımı takip ediyormuş.”
Seval Hanım, bu konuşmayı duyunca mutfak kapısında öylece kaldı. Elinde poğaça torbası vardı – sabah erkenden pişirmiş, onları sevindireceğini düşünmüştü. Yüreği sızladı. Yoksa gerçekten rahatsız mı ediyordu? Feride ondan bu kadar nefret mi ediyordu?
“Anneciğim?” Hasan, kapıdaki anneyi görünce döndü. “Ne zamandır oradasın?”
“Ben…” Seval Hanım bir kaynanaya, bir oğluna şaşkın baktı. “Poğaça getirdim. Peynirli, sevdiğiniz gibi.”
Feride ocağa döndü, omuzları gerginleşti. Ağır, tatsız bir sessizlik çöktü araya.
“Anne, buyur gel,” Hasan sandalyeyi çekti. “Çay içelim.”
“Yok, ben… eve gideyim daha iyi,” diye fısıldadı Seval Hanım, torbayı masaya bırakırken. “Görüyorum ki vakitsiz gelmişim.”
Arkasını dönüp çabucak çıktı, içindeki acıyı belli etmemeye çalışarak. Arkasından gelen oğlu ile gelinin boğuk seslerini duyuyordu ama sözlerini anlamak istemedi.
Evde, Seval Hanım soğumuş çay fincanıyla cam kenarına oturdu. Nasıl olmuştu da böyle olmuştu? Hasan, Feride’yi ilk getirdiğinde, kızı bir bakışta sevmişti. Çok hoş, alçakgönüllü, iyi kalpli gözleri vardı. Feride de o zaman samimi görünmüş, ona “anne” diyor, ev işleri konusunda fikir alıyordu.
Peki şimdi ne olmuştu? Yoksa hakikaten haddini mi aşıyordu? Belki de onları fazla sık ziyaret ediyordu? Ama zaten komşu apartmandaydılar, sadece karşı avluya geçmek gerekiyordu. Torununu görmek istiyordu işte, Yavuz’umu.
Telefon akşam çaldı. Feride’ydi.
“Seval Hanım, size gelebilir miyim? Tek başıma…”
“Tabii ki yavrum, gel.”
Feride ağlamaktan kıpkırmızı olmuş, gelmişti. Kaynanasının karşısına oturdu, ellerini yumruk yaptı.
“Özür dilemek istedim,” diye başladı, nefesi yetmiyormuş gibi. “Sabah… Hasan’ın yanında… Öyle konuşmamalıydım.”
“Ferideciğim, ne oldu sana böyle?” Seval Hanım gelinine doğru eğildi. “Seni bu kadar üzen ne?”
“Her şey birikti işte,” dedi Feride, gözlerini koluyla sildi. “İşten çıkartmalar var, işimde kalıp kalmayacağımı bilmiyorum. Yavuz üçüncü haftadır hasta, doktorlar bir şey diyemiyor. Hasan… o da görmüyor ki tüm gerginliğimi. İş, ev, çocuk… Bir de siz geliyorsunuz, ben hazır değilim, ev hazır değil…”
“Ah yavrucuğum,” dedi Seval Hanım yanına oturarak, Feride’nin omuzlarına sarıldı. “Sen dağınıklık için mi üzülüyorsun? Ben yabancı teyze değilim, ailedenim.”
“İşte mesele o ya,” diye hıçkırdı Feride. “Siz mükemmel bir ev kadınısınız, her zaman düzenlisiniz, yemekleriniz harika. Ben de yanınızda değersiz hissediyorum.”
Seval Hanım şaşkınlıkla yüzüne baktı gelininin.
“Feride, ne diyorsun sen? Ne değersizi? Sen harika bir eş ve annesin. Ev mi? Çocuk hastayken, iş zorluksa evin ne önemi var?”
“Hakikaten kızmıyorsunuz?” Feride’nin yaşlı gözleri kaynanasını arıyordu.
“Ah canım, ne demek. Ben de bunları Hasan’ı büyütürken yaşadım. Hatırlıyorum, o su çiçeği olduğunda ateş
Ve torunları Mehmet büyüdükçe, bu iki kadının kurduğu sevgi köprüsünün ailede yeni nesillere aktarılan bir miras olduğunu anladı.




