Nasılsın canım, işler düzenli mi? Sana bir hikaye anlatacaktım ama uzun olacak. Dinle önceleri. Sanki geçen ay bir postacı eve geldi, Zeynep Hanım’in elinde bir mektup var. Sabahları onu okurken gözleri yaşardı, çünkü mektubu Leyla Hanım yazmıştı. “Nurcan, hemen gel. Sıkı sıkı konuşmamız gerekiyor. Neslihan sağlığını kaybetti. Ciddi.” Yazdıkları başını yastığa vurdu, yüreğin sarsılıyor Zeynep Hanım’ın. Kırk yıllıktır birlikte, iş, huzursuzluk, gizler hep paylaştılar. Ama Leyla’nın gizli bir kalpde olması, Nurcan’ın dokuz yıldır ertelediği büyük bir yaradır.
Vilayetten İstanbul’a otobüs, iki saat yarım. Zeynep pencerede büyüyor, çocukluk hikayeleri gözlerinde. On beş düz yanda, tekstil fabrikasında çalıştılar. Geceleri sohbetler, gülümseme ve düşünme. Sonra Cahit Bey’in gelmesiyle her şey değişti. O zamanlar Leyla on yedi, Nurcan on beş. Cahit Bey, yüksek boylu, sert bakışlı, saçları siyah bir adam. Fabrikaya yeni atanan, kadınlar gizlice ona glendiler. Ama Cahit Bey’in kalbine yalnızca Leyla hapsoldu.
Geceleyin Nurcan, “Kardaşım, içimde bir şey çatladı,” derdi, ama Nurcan sessiz kalırdı. Cahit Bey, Leyla’yı güzel bir yöntemle evlendirdi. Çiçekler, sinema, park gezileri. Nurcan ise sessizce gülüyordu, çünkü Cahit Bey’in iyiliği herkesin hayranıydı. Ama Nurcan için o adam, kalbini çalan biriydi.
Düğün, küçük ama coşkulu. Nurcan, Leyla için damat yardımcısı oldu, içeriği güzel bir konuşuyla sevindirip dans etti. Aysanlar gidiyordu, Nurcan üç gün yatağa kapandı. Neslihan doğdu, Nurcan onun kıyım annesi oldular. Leyla ona “sen kardeşim gibisin” derken, Nurcan kendi kalbini bastırdı.
Müdürün iş teklifiyle Neslihan ailesi İstanbul’a taşındı. Nurcan, “Gitmesin mi?” diye Leyla’ya sordu. “Mama hasta,” dedi. Tek bir yarım gerçek. Nurcan, yaşlı annesini evde bıraktı. Çocuklar birbirlerini sevmekten, biri ise aşkını unutmaya çalıştı.
Yıllar sonra Nurcan, annesini gömdü. Tek başına yaşadı. Dershanede eski unvanı, nguyên, ama kalbin susması onu yordu. Cahit Bey’in ayrılmalarında bir kıskançlık yoktu. Onlarla uzun bir seyahat varmış. Cahit Bey, “Gökyüzüne bak,” derdi. Nurcan da evde soylu bir yaşlılık içinde geçirdi.
Neslihan gençte kanser teşhisi aldı. Üçüncü göz değil, dördüncü evre. Oğlana kadar sağlığı umudu kalmamış. Nurcan, Neslihan’ı kollarına almak isterdi. Ama Leyla Cahit Bey’i de getirmişti. Zaman içinde Cahit Bey’in bir azil edilmişliği oldu. O kırık kalbini Nurcan hâlâ öpüyordu.
Neslihan’ın yatağına vardığında, “Annem, neden başkalarına kalanı mı sevendin?” diye sordu. Nurcan acele etti: “Çünkü onlar senin… senin çocuklarını istiyordum.” Neslihan gülümsedi, “Peki biliyor musun, babam seni seviyordu. Ama hep sustu.”
Cahit Bey, “Neden İstanbul’a gelmedin?” dedi bir gece. Nurcan, “Çünkü seni seviyordum. Ama Leyla’nın yanında olmak da…”>
Neslihan ’ı gömdüklerinde Leyla düzgünce öptü onları. Cahit Bey, İstanbul’a gitmek yerine kırda kalma kararı aldı. Nurcan, “Neden?” diye sordu. Cahit Bey, “Çünkü burada sensin. Hayatın anlamı sen için.”
Artık onlar komşu evlerde yaşıyorlar, Nurcan yine Leyla’nın yanında. Cahit Bey, kendi evinde her sabah Nurcan’ı kıskıvrak alıyor. Sanki zamanlar silinmiş gibi, ama kalplerde bir esinti bırakmıştır.
Canım, istersen bir bardak kahve ister misin? Hayat bazen çok hallucanır, ama hemen her şeyin bir anlamlı yanı vardır.




