EŞSİZ AKINTI

İstanbul’daki büyük bir fabrikada baş mühendislik sekreterliği yapıyordum. Çalışanlar kalabalık, herkes farklıydı. Her birinin kendine has bir hikayesi vardı. Ancak dikkat çeken tek kişi vardı: Gürültülü ama özenli, herkesin dikkatini çeken Elif. Eldesi boş olmayan bu 50 yaşındaki kadını tanrısesi kadınlar arasında bulmak mümkün değildi. Herkes onu Nehir Akar diye çağırırdı. Zira parktaki serin bir çayır gibi hayatı sardığı şeyin, yerinde duramayacak kadar hareketli olması değil, alçakgönüllülüğü ve soğuk kafasıydı.

Nehir, hızlı adımlarla her yere vardığında, sesi gürültülü makinaların bile bastılamadığı bir boğa kulağı gibi duyulurdu. İşin sırrı ise alışılmışın çok ötesindeydi: Fabrikanın her köşesini inceleyip onda yalnızca bir kuru kurutma değil, her şeyin düzgün işlediğinden emin olmak isterdi. Bu haliyle ihraç komisyonunda yer almak gibi bir şey olmasa bile, kişi hesabına maliyeti göze almalıydı.ce

Nehir, iyi bir baş mühendislikle ilgili olarak genellikle şöyle derdi: “Nasıl olur da başıma bela olmasın, Allah’a dua etmemi bilirim.” Sesiyle kendi enerjisini her alanla paylaşan bu kadın, hem masum yetenekler sahibiydi hem de onları kendi yararlı ama kartal kadar tutarsız sosyetesinde kullanır ama. Gömleğiyle dikkat çekmekten ziyade giysisinin kalitesini yitirmememiş olmasında, mağazada satılan en ucuz eteklerden biri gibi, sanki tozun içinde parlak bir ciriliğiyle öne çıkan bir sosyetikti.

İlk başta karşımda bir baş mühendis olarak karşılaştım: Hüseyin Bey. Beni tanıştırmasaydı kimin anaya sahip olacağını kestirememezdim. Ona göre yaş daha gençti. sekreter olarak görev yaparken bildiklerim o kadar da fazla olmasa da, onun sektördeki konumuyla kendimde bir şekilde duyduğum şeyin hangi noktaya ulaşacağı konusunda bilgi sahibiydim. O günlerde fabrikamızdan başka bir işi yoktu her yerde; kahvaltısını cebinde getirmişti, sıcak içkililerle sarhoş olmayan biri gibi.

Elimden geleni yaparak kahvaltıya davet edildiğinde, eğer saatli değildiyse, değil de alır ziyaret ederdim. Altın damı koyulmamasıyla geçinmek imkânsızdı. Onun kahvaltı masası, yemekden öte, bir de tavuklu rulo, herkes kulağına alamayacağını duyunca anlaşıyor.

Bir gün, masaya otururken Hüseyin Bey konuştukça benim sol kolumda duran bir çeşit “meydan sohbeti” başlamıştı. O yüzden onun en çok anlattığı şey hâlâ aklımda: Kocasının, Latife Hanım’ın kavgacı olma öyküsünü.

Hüseyin Bey ve Latife uzun bir evlilik öyküsü taşıyorlar. Üç erkek çocukları var, hepsi halen fabrikamızda çalışıyor. Latife, dokuz kardeşin arasına doğmuş. En küçük kardeşine yardım etmek için ailenin maddi durumuyla bağdaşmayan masrafları savmakta acele etmiş. Ancak kendi çocuklarının bir kısmı sadece Latife’nin sosyetesindeki bağlarıyla kalmıştı. En küçük oğlanın hastalandığı zaman, Latife’nin onu yataktan kaldırdığı, bahçede oynadığı yaşanmış olaylardan bahsediliyor.

Kendini Latife’ye çok bağlı hisseden Hüseyin Bey, bir zamanlar genç ve güzel bir yardımcıya aşık olmuştu. O günlerde işinin içinden çıkmakta zorlanan Hüseyin, zor bir durumla karşı karşıya kaldı: Kız dostu, ona bir kız doğurdu ama daha sonra onu bırakarak çocukla ayrıldı. Hüseyin, olayı Latife’ye açıklamalarında o sektördeki konusundan dolayı yaşadığı iç çatışmayı anlattılar. Ancak Latife’nin tepkisi aklımdaki planla çakışmadı. Başta karşı durdu, ama sonra şu sözlerle gülümseyi verdi: “Eğer Tanrı bize bir ders verdiyse, onu benim karşılamak zorundayım. Bu kız, Derya olsun. Bu isim ona yakışır.”

Derya, onların yaşamda diğerlerinin getirdiği şeyler gibi doğmuştu. Daha önceki arayışlar, bu hanımefendinin hâlâ kendi ailesine yaptığı katkılara nazaran az duruyordu. Sekiz kardeşinin birisini evin içine kabul etmiş, annesinin hayatta kalmasına yardımcı olmuştu. Kendi ailesi ise bu yardım edisinde oldukça fakir kalmıştı.

Kahvaltı masasında yemeklerini alıp giderken, naziklikle merak etmiştim: “Bu hanımefendi ne kadar insani olabilir, değil mi?” Duyduklarım hepsini içime sindirirken, Latife’yi görmek istedim. Bir gün yapılan bir the attic’te karşılaşmasını umuyordum.

O gün, kapıya gelen Elif, ilan edilen gizli planlarla kocasının ofisini ziyaret etmek istedi. “Ne yapalım, sekreterim beni kocamdan mezat değil, biri bilgi alma izni alın yoksa gene ıskartam. Onun için ‘eşimim’ olmam yetmiyor mu?” diye duyduklarımı boğuk bir sesle açıkladı.

Elif’i tanımak istiyordum. Hüseyin Bey onu tanıtmaya geldiğinde, “Bu Latife, buradaki kadınsı adı Elif.” ben de, “Evet, en uygun isim bu olacak. Elif, çok işe yarar bir isim. Bu meselede Elif’i tanımak, bir hikâye konusu olurdu.”

Bu tanıma, onların orta oğlu olan Veli ile tanışmamın sebebiydi. Veli, kendi çocukluğunda bir sevgi, aile gibi bir nostaljik şeylerden yana olduğu için Elif’i hak etmiş gibi görünüyordu. Böylece artık biz, bir aileydi. Elif, bu ailede ölmezdi.

Sonuç olarak, yaşanan her an, bir amaç uğruna kurulmuş bir hayat. Elif’in ferfere yetenekleri ve Latife’nin sabrını göz önünde bulundurduğumda, zamanın önemsiz olmadığını anladım. Hayatta gerçek dostluk, sadece eşit miktarda sabrın eşit olmasından ibaret değildir. Hayatın sunduğu her bir sorun, bir birleştirici kuvvettir.

Rate article
Lifequest
EŞSİZ AKINTI