İlişkilerin Sonu, Kariyerin Yükselişi

Bugün günlüğüme bunları yazıyorum…

“Gidiyorum, Emre. Beni durdurmaya çalışma,” dedi Defne, elindeki eski fırçayı sıkıca tutarak. Arkasında, kurumakta olan bir tablo duruyordu – karanlık fırça darbeleriyle parçalanmış kızıl bir akşamüzeri.

“Gidiyor musun? Nereye? Boya ve fırçalarına mı?” Emre güldü, ama sesi öfkeyle titriyordu. “Bensiz bir hiçsin, Defne. Kim senin şu karalamalarını ciddiye alır ki?”

Ona baktı – bir zamanlar ona yıldızları vaat eden, şimdiyse elinden ışığı bile çalan bu adama. Yüzü, eskiden tanıdığı o sıcak ifadeyi kaybetmiş, küçümseyen bir ifadeyle çarpılmıştı. Derin bir nefes aldı, damarlarında cesaretin yayıldığını hissederek kapıyı çarptı. Rüzgâr saçlarını savurdu, göğsünde yepyeni bir şey yanıyordu: özgürlük.

***

Sabahın erken saatlerinde kasabaları çiğ kokuyor, biçilmiş ot ve komşuların ocaklarından gelen duman karışıyordu havaya. Defne, pencerenin dışında öten sığırcık kuşlarının sesiyle uyandı. Gözleri yatak odasının köşesindeki boş tuvalde takılı kaldı, sanki ona ihanet etmiş gibiydi. Bugün Emre onu il merkezindeki bir sergiye götürecekti. İki yıl önce söylediği o sözleri hatırladı:

“Sen bir dahisin, Defnecik,” demişti o zamanlar, küçük kiralık dairelerinde ona sarılırken. Masanın üstündeki eskizleri aydınlatan lambanın ışığı… “Dünyaya bunu göstermene yardım edeceğim. Parlayacaksın.”

İnanmıştı. Ta ki onun sözleri azarlara dönüşene kadar: “Bu karalamalara zaman harcamayı bırak,” “Artık aile kurma zamanı,” “Kim senin bu resimlerini ciddiye alır ki?” Her lafı, temiz bir tuval üzerindeki leke gibi iz bırakıyordu. Defne fırçalarını giderek daha çok çekmecelere kilitliyordu.

“Günaydın, uykucu,” diye seslendi Emre, ütülü gömleği ve pahalı kolonyasının kokusuyla içeri girdi. “Kahvaltı hazır, acele et. Annem aradı, öğle yemeğine bekliyor.”

“Ya sergi?” diye sordu Defne, dağınık kahverengi saçlarını toplamaya çalışarak.

“Hangi sergi?” Kaşlarını çattı, kravatını bağlarken. “Defne, bir sürü işimiz var. Annem evdeki tadilatı konuşmak istiyor, bir de ofise uğrayacağım. Belki başka zaman?”

“Ama sen söz vermiştin…” Sesinin titrediğini hissetti ama onun öfkeli bakışını görünce sustu.

“Defne, başlama şimdi. Huysuzluklarına dayanamıyorum,” dedi ve ardında kolonya kokusu bırakarak çıktı.

Boğazına düğümlenen hayal kırıklığını yuttu. Hep böyleydi: “sonra,” “başka zaman,” “şimdi değil.” Hayalleri, onun planlarında yağmur altında dağılan suluboya gibi eriyordu.

***

Defne, sanatın boşa zaman harcamak olduğu düşünülen bir evde büyümüştü. Kasabanın kenarındaki ahşap ev, nem kokuyor, yerleri gıcırdıyordu. Yorgun düşen annesi, yerel tekstil fabrikasında vardiyalar ardından hep aynı şeyi söylerdi: “Resim yaparak karnın doymaz.” Babası ise, garajında paslı arabalarla uğraşırken, Defne’nin karalamalarını gösterdiğinde omuz silkerdi.

“Defne, yine mi şu karalamaların?” diye seslenirdi annesi, tavan arasına çıkıp defterini saklayan kızına… “Patates soysana şunları.”

“Karalama değil, anne,” diye mırıldanırdı Defne… “Bu benim.”

Öğretmeni Ayşe Hanım, onun içindeki kıvılcımı gören tek kişiydi. Her zaman renkli şallar takan bu yaşlı kadın, Defne’nin elindeki kalemi öyle bir düzeltirdi ki sanki bir kuşu tutuyormuş gibi nazikti.

“Senin bir yeteneğin var, Defne,” derdi, eskizlerine bakarken. “Kimsenin bunu söndürmesine izin verme. Söz veriyor musun?”

“Söz veriyorum,” diye fısıldardı Defne, kalbi hızla çarparken.

Ama liseden sonra güzel sanatlar hayalleri gerçekleşmedi. Annesi “düzgün bir meslek” diye diretince Defne muhasebe okudu. Orada Emre’yle tanıştı – kasabanın zengin ailelerinden birinin oğlu, buzları eritebilecek gülümsemesiyle. Onun hayatını değiştireceğini sanmıştı.

“Sen benim ilham perim olacaksın,” diye fısıldamıştı ilk buluşmalarında, parktaki eski çeşmenin yanında elini öperken. “Seni mutlu edeceğim.”

Defne inanmıştı. Bir yıl sonra evlendiler, ailesinin evine taşındılar ve yeni bir hayat başladı. Ama zaman geçtikçe Emre ona yerinin mutfak olduğunu hatırlatıyordu. Boyaları tozlanmaya, tuvali dekorasyona dönüşmüştü.

***

“Defne, neredesin?” Emre’nin sesi anılarından çekip aldı onu. Sebze yemeğini karıştırırken, yarım kalmış tablolar gözünün önündeydi. Mutfak, soğan ve havuç kokuyordu.

“Buradayım,” diye gülümsemeye çalıştı, ellerini havluya sildi. “Yemek hazır.”

“İyi, ofise uğrayacağım, sonra gelirim,” dedi. “Bu arada… Annem yine sordu, ne zaman çocuk yapacaksınız diye. Artık zamanı gelmedi mi?”

Defne başını salladı ama boğazında bir yumru vardı. Çocuk? Onları severdi, ama Emre bu konuyu her açtığında hayallerinin biraz daha uzaklaştığını hissediyordu. Sanki birisi onu bir kafese koymuş, anahtarı da kasabanın dışındaki ırmağa atmıştı.

“Emre, ya tekrar resme başlasam?” diye cesaretini topladı. “Belki bir kursa yazılsam ya da—”

“Resim mi?” döndü, dudakları alaycı bir ifadeyle büküldü. “Ciddi misin? BunlarDefne, o akşam stüdyosunda yepyeni bir tabloya başlarken, hayatının ilk kez kendi ellerinde olduğunu hissetti.

Rate article
Lifequest
İlişkilerin Sonu, Kariyerin Yükselişi