Sessizlik bekliyorum, gürültü geliyor.
“Ayşegül, sana sadece ailemizle olalım demiştim!” Fatma, ocak başında döndü, elinde tahta kaşık sıkılıydı. Sesindeki öfkeyi bastırmaya çalışıyordu.
Ayşegül, mutfak masasında telefonuna bakıyor, gözlerini bile kaldırmadan. Dağınık bir topuz yapmış koyu saçları, yüzündeki rahatsızlık okunuyordu.
“Anne, yine mi başlıyorsun?” diye burun kıvırdı, ekrandan bakışlarını ayırmadan. “Bu senin doğum günün! Elli yaş, bir dönüm noktası! Sadece çay içip dağılmayız herhalde. Ben zaten herkesi çağırdım.”
“Herkes kim?” Fatma’nın elindeki kaşık sallandı. “Ayşegül, ben sana istediğimi söyledim: Sen, Mehmet, çocuklar. Belki hala Emine. Başka kim?”
Ayşegül sonunda başını kaldırdı, gözlerini devirerek.
“Herkes anne! Hala Emine ile enişte Ali, yeğenleriyle eşi, babaannem Hatice, arkadaşlarım ve eşleri, birkaç komşu. Ah, bir de eski iş arkadaşların, okuldakiler. Öğrenince kendileri geldiler.”
Fatma, şakaklarına kan sıçradığını hissetti. Kaşığı yavaşça masaya bıraktı, ellerini önlüğüne sildi.
“Ayşegül, ciddi misin? Altı aydır bir günlük sessizlik istiyorum! Bir gün! Sen bana burada düğün mü hazırlıyorsun?”
“Anne, abartma,” Ayşegül ayağa kalktı, kot pantolonunu düzeltti. “İnsanlar seni tebrik etmek istiyor. Ne yapacaksın, kovacak mısın? Rahatla, ben her şeyi hallederim. Sen sadece pastayı yap, tamam mı? O meşhur kremalı olanı. Salataları ve diğerlerini ben ayarlarım.”
Fatma itiraz etmek için ağzını açtı, ama Ayşegül çoktan mutfaktan çıkmıştı, son sözü savurarak:
“Ve mızmızlanma anne. Bu senin günün!”
Kapı çarpıldı, Fatma tek başına kaldı. Kaynayan çorba tenceresine, lavabodaki bulaşık yığınına baktı ve içinin sıkıştığını hissetti. Elli yıl. Hayal ettiği sessiz bir akşamdı: Kızı, damadı ve torunlarıyla sıcak bir yemek, üzerine battaniye, eski fotoğraflar. Ama yerine kalabalık, gürültü, telaş. Ve her zamanki gibi, bütün iş ona düşüyordu.
—
Fatma evini seviyordu. Küçük iki odalı bu eski apartman dairesi onun kalesiydi. Burada Ayşegül’ü büyütmüş, burada boşanmayı atlatmış, burada güçlü olmayı öğrenmişti. Mutfak onun gururuydu: Açık renk perdeler, ahşap masa, yıllar boyu topladığı porselen fincanlar. Her yıl doğum gününde bir pasta yapardı—o meşhur kremalı, taze meyveli olanı. Bir gelenekti, onun küçük ritüeli. Ama bu yıl her şey ters gitmişti.
Ayşegül, “muhteşem bir kutlama”dan bahsetmişti iki hafta önce. Fatma onu vazgeçirmeye çalışmıştı ama kızı kararlıydı. “Anne, böyle bir günü hak ediyorsun! Artık saklanma!” diyordu. Fatma, her zamanki gibi boyun eğdi. Ayşegül’le tartışamazdı—kendi inatçılığını almış ama sabrını almamıştı kızı. Şimdi, kutlamadan bir gün önce, mutfağında davet etmediği bir kalabalık için yemek yapıyordu.
Akşama kadar daire bir depoya dönüştü. Ayşegül içecek kutuları, atıştırmalık poşetleri ve mutfağın yarısını kaplayan dev bir çiçek demeti getirmişti. Fatma, pasta hamurunu yoğururken, bütün bunları küçük evine nasıl sığdıracağını düşünmemeye çalışıyordu.
“Anne, neredesin?” diye bağırdı Ayşegül, iki arkadaşıyla mutfağa daldı. “Oh, ne güzel kokuyor! Bu pasta mı?”
“Evet,” diye homurdandı Fatma, arkasını dönmeden. “Sakın dokunmayın, daha hazır değil.”
Ayşegül’ün arkadaşları—Elif ve Aslı—kahkaha atarak masaya oturdular. Kıpkırmızı rujlu Elif, krem kasesine uzandı.
“Fatma Abla, bir tadına bakabilir miyim? Senin kremanı çok seviyorum!”
“Yapma, olmaz,” dedi Fatma, gülümsemeye çalışarak. “Henüz bitirmedim.”
“Aman ne olacak,” diyerek Elif bir kaşık krem aldı ve yaladı. “Allahım, nefis! Ayşegül, annen dâhi!”
Fatma dudaklarını sıktı ama ses çıkarmadı. Ayşegül, gerginliği fark etmeden arkadaşlarıyla kremi kaseden yiyerek sohbet etti. Çıktıklarında Fatma boş kaseye baktı ve gözlerini yakan yaşları hissetti. Derin bir nefes alıp yeni bir krem yapmaya başladı.
—
Doğum gününün sabahı kaosla başladı. Fatma pastayı bitirmek ve salataları hazırlamak için saat altıda uyandı. Saat dokuzda daire uğulduyordu: Ayşegül süslerle koşturuyor, balonları asıyordu, damadı Mehmet de salondaki katlanır masayı kurmaya çalışıyordu.
“Fatma, örtü nerede?” diye bağırdı Mehmet, dolabı karıştırırken.
“Yatak odasında, çekmecelerden birinde,” diye cevapladı Fatma, salatalıkları doğruyordu. “Ama dikkatli ol, o annemden kaldı, antika.”
“Tamam, anladım,” diye mırıldandı Mehmet. Bir dakika sonra bir yüzme duyuldu. Fatma mutfaktan çıktı ve dondu: Mehmet, ikiye yırtılmış örtüyü tutuyordu.
“Fatma, özür dilerim,” diye gülümsedi suçlu suçlu. “Çiviye takıldı.”
Fatma yumruklarını sıktı ama sadece başını salladı.
“Önemli değil. Dolab”Akşam, Ayşegül telefon açtığında, Fatma’nın gözleri doldu ama bu sefer gülümsedi—yarın her şey bambaşka olacaktı, çünkü artık sınırlarını çizmişti.”




