Mutluluk, inandığında ve beklediğinde gelir

Mutluluk, inanıp bekleyene gelir

Ortaokulun sekizinci sınıfında, yılbaşı okul eğlencesinden kaçan Elif, Cem’le birlikte uzaklaşmıştı. İkisinin de tek istediği yalnız kalmaktı. O sırada gökyüzünden iri kar taneleri yağmaya başladı, öyle ki sanki görünmez biri yukarıdan kuğu tüyü yastıkları yırtıyordu… Ve kar, durmaksızın yağıyordu.

Cem, Elif’in ellerini avuçlarına aldı, dudaklarına götürdü. Elleri soğuktu, o ise nefesiyle ısıtıyordu. Çocukluklarından beri arkadaştılar, ama şimdi aralarındaki ilişki farklı bir boyuta geçmişti. İkisi de büyüdüklerini, çocukluklarının geride kaldığını biliyorlardı—nerede olduğunu bilmeseler bile—ama yine de beraberdiler. Ömür boyu böyle kalacaklarına inanıyorlardı.

“Tanrım, ne kadar zaman geçmiş,” diye düşündü Elif, “Cem şimdi nerede acaba?”

Otuz iki yaşına gelmişti ve hiç evlenmemişti. Hayatı böyle şekillenmişti, ama aslında kaderini annesi Gülşah değiştirmişti. O olmasa, her şey farklı olabilirdi.

Elif sıradan bir kız çocuğuydu. Oyun oynamayı, koşup zırmayı, sadık arkadaşları Cem ve Aslı’yla vakit geçirmeyi severdi. Cem, daha ilkokuldan beri çantasını taşır, matematikte yardım eder, köpeklerden ve diğer çocuklardan korurdu. Kendisi de içki içen bir babanın evinde büyümüştü. Babası sık sık eşini ve oğlunu evden kovar, onlar da Elif’in evinde kalırdı.

Gülşah, her seferinde Cem’in annesi Ayşe’ye sorardı:

“Ayşe, niye buna katılıyorsun? Boşansana, bu hayat değil…”

“Oğlum için katlanıyorum,” diye cevaplardı.

“Bir çocuk böyle bir ortamda ne öğrenir ki?” diye sorardı Gülşah, ama Ayşe omuz silkerdi.

Bazen bu konuşmalardan sonra annesi kızına dönerdi:

“Elif, boşuna Cem’le arkadaşlık etme.”

“Anne, Cem en iyi arkadaşım, cesur ve iyi yürekli,” diye hemen savunurdu Elif.

“Büyüyüşce göreceksin. Tıpkı babası gibi olacak. Başka erkek çocuk mu yok?”

Ama Elif annesini dinlemez, Cem’in yanına kaçardı. En yakın arkadaşıydı, birlikte ne maceralar yaşamamışlardı! Nehrin en derin yerine yüzerlerdi—Elif çok iyi yüzmezdi ama Cem hep yanında olurdu—ya da dik kayalıklarda durup neredeyse düşeceklerdi.

Zamanla arkadaşlıkları daha da güçlendi. Komşu kızı Aslı da onlara katılırdı, üçü beraber gezerdi. Ama büyüdükçe Aslı, başka sınıftan Murat’tan hoşlanmaya başladı ve arkadaşlarından biraz uzaklaştı. Onlar da bunu anlayışla karşıladı.

Sekizinci sınıfta, yeni yıldan sonra Elif kötü bir şekilde düşüp bacağını kırdı. Kırık o kadar kötüydü ki uzun süre hastanede kaldı.

Gülşah ağlıyordu:

“Kızım, nasıl oldu bu? Bundan sonra topal mı kalacaksın?”

Elif iyileşmek için elinden geleni yaptı, bir an önce ayağa kalkıp alçıyı çıkarmaya ant içti. Doktor bile annesine, onun çok azimli bir kız olduğunu ve başaracağını söyledi. Kısa süre sonra ilk adımını attı, sonra birkaç tane daha. Önce kızaklar üzerinde zıpladı, sonra bastonla yürümeye başladı.

Hastanede sınıf arkadaşları, hatta sınıf öğretmeni bile onu ziyaret etti. Ama Cem ve Aslı’dan tek bir haber bile gelmedi. Cem her gün hastaneye koşar, lahmacun getirir, ahududu reçeli, sevdiği kitaplar taşırdı.

Sonunda taburcu oldu, ama aksayarak yürüyordu, bacağı hâlâ ağrıyordu. Doktor, Gülşah’a iklim değiştirmesini ve kızını götürmesini söylemişti.

“Kızım, seninle güneye, küçük kız kardeşim Sevgi’nin yanına taşınıyoruz. Doktor dedi, deniz havası sana iyi gelecek.”

“Anne, gitmek istemiyorum! Orada hiç arkadaşım olmayacak, burada her şeyim var!” Ama Gülşah dinlemedi.

Deniz kenarındaki küçük bir kasabaya taşındılar, Gülşah’ın kız kardeşi orada yaşıyordu.

Arkadaşlarıyla vedalaşmak zordu. En çok Cem üzülmüştü, Elif de öyle.

“Ne kadar zaman geçerse geç, beni unutma Elif, seni asla unutmayacağım. Mektuplaşalım,” dedi Cem ve onu sıkıca kucaklayıp dudaklarından öptü. Bu, onların ilk gerçek öpüşmesiydi.

Yeni yerde Elif ve annesi akrabalarının yanında kaldılar. Hemen Cem ve Aslı’ya mektuplar yazdı, ama o mektuplar asla ulaşmadı. Tabii ki o da cevap alamadı, adresini bilmiyorlardı. Gülşah’ın elinden çıkmıştı bu durum. Kızını Cem’den uzaklaştırdığı için sevinçliydi. Elif ise arkadaşlarının ona ihanet ettiğini düşündü.

Yeni okulunda Elif’e pek sıcak bakılmadı. Aksayarak yürüyordu, çocuklar—hatta kızlar bile—acımasızdı. Dokuzuncu sınıftaydılar ama ona “Topal” lakabını takmışlardı.

Elif’in arkadaşı yoktu. Sürekli kitap okuyor, Cem’i özlüyor ve ona kırgınlık duyuyordu. Daha yeni ayrılmışlardı ama o bile yazmamıştı. Birkaç kez daha Cem ve Aslı’ya mektup yazdı ama cevap alamadı.

Liseden sonra Elif üniversiteye girdi. Sınav dönemindeyse Gülşah, memlekete acil bir iş için gitti. Elif gelememişti—belki de Gülşah bilerek bu zamanı seçmişti, yoksa kızı da gelmek isteyeceYıllar geçti, Elif ve Cem torunlarına bu hikâyeyi anlatırken, birbirlerine baktılar ve gerçek mutluluğun sabırla beklediğini bir kez daha hatırladılar.

Rate article
Lifequest
Mutluluk, inandığında ve beklediğinde gelir