FARK EDİLMEYEN MUTLULUK
Akademideki hiçbir meslektaş, Leyla Hanım’ın kocasının amansız bir alkolik olduğunu bilmiyordu, inanmazlardı da. Bu, onun acı dolu sırrı ve kederiydi.
Leyla Hanım, doçent ve bölüm başkanıydı. İşinde uzman olarak takdir görür, kusursuz bir itibara sahipti. Herkes onu başarılı bir kadın olarak görüyordu. Peki nasıl olmasın? Kocası sık sık akademinin önünde bekler, onu kollarına takıp eve birlikte götürürdü.
“Ah Leyla Hanım, ne kadar şanslı bir kadınsınız! Kocanız ne kadar yakışıklı, kibar, zarif…” diye hayranlıkla bahsederdi genç meslektaşları.
“Aman kızım, gıpta etmeyin!” diye geçiştirirdi Leyla.
Yalnız o bilirdi ki bu “zarif” adam evde ne hallere girerdi. Murat (kocası) kendinden geçene kadar içer, eve sürünerek gelir, kılık kıyafet perişan olurdu. Anahtarını bile bulamaz, kapının önüne yığılıp kalır, ölü gibi uyurdu. Leyla kapıyı açıp içeri çeker, “Yazık sana, ne zaman kendine geleceksin?” diye söylenir, üstüne yorgunluktan hep aynı battaniyeyi örter, sonra doktora tezine dönerdi. Yanına da bir sürahi su bırakırdı. Yoksa gece yarısı tüm apartmanı inletirdi:
“Leyla! Suuuu, suuuu!”
Sabah işe giderken, koridorda uyuyan kocasını atlayıp çıkardı. Akademiye varır, akıl, iyilik ve erdem tohumları ekerdi. Bu sahne haftalar, aylarca sürerdi.
Sonra bir gün Murat, hiçbir şey olmamış gibi ayık, tertemiz, gülümseyerek akademinin basamaklarında belirirdi. İş çıkışı Leyla meslektaşlarıyla çıkarken, hemen yanına koşar, yanağına bir öpücük kondururdu:
“Günün nasıl geçti, Leylacığım?”
“İyiydi, Murat. Hadi eve gidelim,” diye iç çekerdi Leyla.
Meslektaşları bu “mutlu” çifti gıptayla izlerdi. “Leyla Hanım ne kadar şanslı…” derlerdi.
Evlerine adım atar atmaz Leyla susardı. Sustuğu için acı çektirirdi. Sessizliğin en güçlü silah olduğunu bilirdi. Murat bu yüklü sessizliğe katlanamazdı. Ama yıllar geçtikçe alıştı. Leyla’yı eve bırakıp “işim var” diye kaçardı. İçmeyi hiç bırakmadı.
…Leyla ve Murat 28 yıldır evliydi. Bir zamanlar öyle derin, öyle içten bir aşkları vardı ki… Sonra yastıktan saçılan tüyler gibi dağılıp gitti.
Evliliklerinin ilk yıllarında çocuk sahibi olamamışlardı. Leyla çok üzülürdü. Çocuksuz bir aileyi eksik görürdü. Sonunda bir oğulları oldu: Deniz. Onun için hayatın anlamıydı.
Bebek için gereken masraflar artmış, para yetişmez olmuştu. Murat tüm ev işlerini, çocuk bakımını Leyla’ya yıkmış, kendisi sakladığı içkileri yudumlamakla meşguldü.
Leyla akşamları bitkin düşerdi. Bu yüzden kocasının yaptıklarını hemen fark edemedi. Genç ve naifti, hayat tecrübesi yoktu. Bir gün balkonda saklı bir rakı şişesi bulunca şaşırdı kaldı:
“Murat, bu kimin?”
“Tahmin et,” diye alay etti Murat.
Kavga, gözyaşı, yalvarışlar… Hep aynı senaryo.
Yıllar geçti. Murat bir iş bulur, sonra içki yüzünden kaybederdi. Artık ona güven kalmamıştı. Boşanmayı hiç düşünmedi. Annesinin sözlerini hatırlardı:
“Kızım, evlenmek bir keredir! İlk koca Allah’tan, ikincisi şeytandandır. Samandan da olsa kocadır. Çocuğa babadan daha yakın kim olur?”
Şimdi bir de “şeytandan” koca mı bulacaktı?
Kariyer basamaklarını tırmandı. Kendine güvenmekten başka çaresi yoktu. Artık kocasına alışmıştı. “Kocanın içki nöbetleri” dediği bu oyunu ezberlemişti. Ona acırdı, o kadar. Yüreği kupkuruydu.
Tek tesellisi oğluydu. Deniz, yakışıklı bir deli kanlıydı. İlk aşkını 14’ünde, ikincisini 19’unda buldu…
Aşk delisiydi adeta. Leyla her seferinde üzülürdü. Oğlunun sevgilisine alışacakken, bir bakardı ki yeni biri çıkmış. Bir kız tam beş yıl kalmıştı! Leyla Ayşe’yi çok sevmiş, “gelinim” diye çağırırdı. Tüm akrabalara tanıtmışlardı. Birlikte yaşıyorlardı: Murat, Leyla, Deniz ve Ayşe. Leyla torun beklediğini ima ederdi. “Düğün yapsanız da torunlar gelsBir gün kapı çaldığında, Leyla torunuyla oynarken Ayşe’nin gözlerindeki pişmanlığı görünce yüreği burkuldu, ama küçük kızın kahkahası ona her şeyi unutturdu.




