Eskiden, mutluluğunun sınırsız olduğunu anlamıştı.
Leyla, hafta sonu için doğup büyüdüğü köye gitmeye karar verdi. Yaşlanan annesini ve kız kardeşini ziyaret edecekti. Kendisi il merkezinde yaşıyor, bir hastanede kardiyolog olarak çalışıyordu. Sık sık memleketine kaçamazdı.
Leyla kırk beş yaşındaydı, güzel bir kadındı. Uzun zaman önce evlenmiş ve bir kızı olmuştu. Kızı üniversiteyi bitirip sınıf arkadaşıyla evlenmiş, onun memleketine taşınmıştı. Eşiyle yedi yıl geçirmişlerdi, fakat çok farklı insanlardılar. Ayrılmaları gerektiğini birlikte kararlaştırmışlardı.
“İyi ki üç günlük iznim çıktı,” diye sevindi Leyla. “Alışverişe uğrayıp annemle kardeşime birkaç şey almalıyım.”
Leyla köyde doğmuştu. Çocukluğundan beri doktor olup köyden kaçmayı hayal etmişti. Doğrusu, köyde yaşamak biraz sıkıcıydı. Köyün adı “Neşeli” olsa da, aslında hiç de neşeli bir yer değildi. Köy harap haldeydi. “Neşeli” halkı iş bulmak için her yere dağılmıştı. Gençler şehre göç etmiş, köyde yaşlılardan başka kimse kalmamıştı.
Sonbaharda ve kışın köy daha da hüzünlü bir hale gelirdi. İlkbahar gelip tarla işleri başlayınca biraz neşelenirdi. Etraf yemyeşil olur, güneş “Neşeli” köyünün hayatına gerçekten biraz neşe katardı.
Şimdi haziranın ikinci yarısıydı. Leyla otobüsle şehirden köye doğru giderken, pencereden akıp geçen yeşillikleri ve rengârenk tarlaları seyretti. İçi huzurla doluydu. Neredeyse iki aydır ailesini görmemişti. İş yoğundu.
“Anneciğim pek iyi değilmiş. İyi ki Elif onunla evde kalıyor. Bu bir nimet, yoksa köye daha sık gelmek zorunda kalırdım. Yol da yakın sayılmaz, otobüsle üç saat sürüyor,” diye düşündü Leyla pencereden bakarken.
Küçük kardeşi Elif köyden hiç ayrılmamış, yerli bir delikanlıyla evlenip oraya yerleşmişti. Babaları genç yaşta vefat ettiği için Elif ve kocası anneleriyle yaşıyorlardı. Zafer becerikli bir adamdı. Evi tamir etmiş, ailesi için geniş bir ek oda yapmış ve ayrı bir giriş eklemişti. Kaynanasıyla karışmamaları için. Elif ikiz oğlanlar doğurmuştu. Onlar da köyden ayrılıp üniversitede okuyorlardı.
“Benim aksime, Elif her zaman köyde yaşamak istemişti. Benim yüreğimse bu ‘neşeden’ kaçmak için çırpınırdı,” diye anlatmıştı arkadaşı Gülşah’a. Bir keresinde onu da köye getirmiş, Gülşah temiz hava ve manzara karşısında mutluluktan uçmuştu.
“Anlıyorum Gülşah,” demişti Leyla gülerek. “Sen şehirli bir kızsın, ilk defa köy görüyorsun. Tabii her şeye hayran kalıyorsun. Bir de sonbaharda, yağmurda, çamurda veya bahar eriyiklerinde burada yaşasaydın… O zaman nasıl hayran kalırdın, bilemem.”
Bu sefer yol hiç bitmeyecek gibi gelmemişti, çünkü uyuyakalmıştı. Gözlerini açtığında büyük bir kasabayı geçmişlerdi bile. Biraz sonra uzaktan köy göründü. Tabelada büyük harflerle “Neşeli Köyü” yazıyordu. Şoför ana yoldan ayrılıp toprak yola saptı. Yolun bozuk yerlerinde sarsılıyorlardı.
Otobüsten inen Leyla etrafına baktı.
“Hiçbir şey değişmemiş,” diye gülümsedi ve evine doğru yürüdü.
Güneş ılık ılık yüzünü okşuyor, hava öyle temiz ve hafifti ki… Kuşlar ötüyor, Leyla’nın içi neşeyle doluydu. Memleket havası işte.
“Merhaba Leylacığım,” diye duydu yaşlı bir ses. Başını kaldırdı, karşısında annesinin komşusu Ebe Fatma duruyordu. “Anacığına misafirliğe mi geldin?”
“Merhaba Ebe Fatma. Evet, özledim de, ziyaret etmek istedim.”
“İyi ettin. Anacığın geçenlerde seni andı, bekliyor… Haydi ben gidiyorum, bakkaldan birkaç ufak tefek alacağım. Emekli maaşımız geldi.”
“Peki Ebe Fatma, sağlık nasıl?”
“Ne olsun kızım? Yaşıma göre işte,” dedi yaşlı kadın ve küçük adımlarla yürüdü.
Leyla evlerinin bahçe kapısından girdi. Avluda kimse yoktu. Eve açılan kapıyı araladı, her zamanki gibi eşikte kedi Pamuk onu karşıladı. Bacaklarına sürtündü.
“Merhaba tatlış, merhaba küçüğüm,” diye sevdi onu, tüylü kedinin üstünü okşadı. Pamuk şimdiden mırıldanmaya başlamıştı.
“Küçüğüm ha!” diye güldü Elif mutfaktan çıkarken. “Kocaman bir top oldun sen!” diye gülüyordu. “Merhaba kız kardeşim.” Kucaklaştılar. “Hoş geldin gezgin kurbağa. Annemle seni bekliyorduk. Yiyecek misin?”
“Elbette, hem de yoldan geldim.”
“Evde mi yersin, bahçede mi?”
“Tabii bahçede! Hava ne güzel, sıcak, manzara harika… Daha nerede böyle yemek yerim?”
“Tamam, ben de açık havayı severim. Hemen masayı hazırlayayım.”
“Peki annem nerede?”
“Bahçede. İşte geliyor! Bak, sana çilek bile toplamış. Kızını şımartacak tabii!” diye güldü Elif.
“Merhaba anneciğim!” diye atıldı Leyla ona. Elindeki çilekleri aldı, anasına sarıldı. “Nasılsın? Seni çok özledim.”
“Merhaba Leylacığım, merhaba yavrum.” Anne mutluydu, iki kızı da yanLeyla o akşam güneşin altın rengi ışıklarıyla aydınlanan köy yolunda yürürken, hayatın en büyük sürprizini beklenmedik bir anda ve beklenmedik bir yerde ona sunduğunu fark etti.




