Gümüş, dizileri izlemeyi sever ve her şeyin ekrandaki gibi mükemmel olmasını hayal ederdi. Ama bunlar sadece hayaldi, gerçek hayat ise çok daha sıradan ve sıkıcıydı. Hayaller hep hayal kalırken, günlük yaşam sessizce akıp gidiyordu.
Gümüş, Mert’le aşk için evlenmişti, en azından öyle sanıyordu. Mert ise çocukluğundan beri olduğu gibi dönekti, sadakatsizliğini sürdürdü. Karısını küçük köy evine getirdi. Üç yıl sonra bir gün, birden:
“Seni bırakıp şehre gidiyorum, istediğin gibi yaşa. Bu köyde daralıyorum, ruhum genişliğe hasret,” dedi.
“Mert, bu neyin nesi? Biz iyiydik sanki,” diye tutmaya çalıştı Gümüş, anlam veremiyordu.
“Sen iyiydin, ben değilim.”
Pasaportunu ve birkaç eşyasını eski bir çantaya doldurup gitti. Köyde hemen dedikodular yayıldı, kadınlar her köşede fısıldaşıyordu:
“Mert, Gümüş’ü bırakıp şehre kaçtı, orada bir yosma bulmuştur kesin.”
Gümüş sessizce acısını içine gömdü, ağlamadı, şikayet etmedi. Mert’in evinde yaşamaya devam etti. Gidecek yeri yoktu, ailesinin evinde erkek kardeşi ve kalabalık ailesi yaşıyordu, ona yer yoktu. Çocuk da doğurmamıştı.
“Allah bilir, Mert’ten hayırlı baba olmazdı diye vermemiştir belki,” diye düşündü Gümüş, köyün çocuklarını izlerken.
Akşamları işlerini bitirip televizyonun karşısına geçer, dizilerdeki ihanetleri, tutkuları kendine yakıştırırdı. Uyuyana kadar gözüne uyku girmezdi.
Sabah erkenden kalkar, domuzunu, kazlarını, tavuklarını ve genç boğası Tosba’yı beslerdi. Tosba’yı tarlaya bağlardı, sürüye salmazdı.
“Gümüş! Tosba kaçtı, köyde dört dönüyor!” diye seslendi komşusu bir gün.
Koşarak dışarı çıktı, Tosba’nın komşunun çitlerini boynuzlamaya çalıştığını gördü.
“Tosba, Tosba,” diye yumuşak sesle çağırdı, ekmek uzattı. Ama hayvan inadına başını salladı. “Allah kahretsin!” diye bağırdı Gümüş öfkeyle. Tosba sanki alınmış gibi fırladı, komşunun ördeklerini ürküttü.
Gümüş, Tosba’yı yakalamak için ne kadar koştu bilinmez, ama sonunda traktörcü Alper yetişti. Kalın ipi yakalayıp çekti, Tosba’yı bağladı. Gümüş, Alper’in kaslı kollarına, kirli gömleğinin altından belli olan gücüne baktı. Bir an, onun bu kollarıyla kendine sarılmasını istedi.
Ama hemen kendine geldi:
“Ne oluyor bana? Kedi miyim ben, şefkat mi arıyorum?”
Utandı bu düşüncelerinden.
“Hadi ya, bu ne büyü böyle? Alper’e hiç böyle hisler beslemezdim. Beyaz tenli, sürekli güldüğü için dalga geçtiğimiz biriydi. Üstelik ona hiç ihtiyacım yok. Zeynep’le yaşıyor hemen yan tarafta,” diye düşündü, bakışlarını çevirdi.
Mert şehre kaçınca hemen boşandılar. Gümüş’ün talipleri de olmuştu, hatta evlenme teklif edenler bile, ama hiçbiri hoşuna gitmedi. Böylece tek başına, sevgisiz kaldı.
Alper, ıslak ipten ellerini otlara silerken, Gümüş:
“Gel, bahçede ellerini yıka,” dedi. Alper sessizce peşine takıldı. Gümüş sırtında hissettiği bakışlarla yanıyordu.
Alper’in ona farklı baktığını anladı.
“Bu ne hal?” diye düşündü. Ama Alper ellerini yıkayıp havluya silerek çıktı. Bir kez daha ona anlamlı baktı ve gitti.
O günden sonra ikisi de aralarında görünmez bir bağ olduğunu hissetti. Alper yanından geçerken Gümüş’ün yanakları kızarırdı. O da her sabah işe giderken bilerek onun bahçesinin yanından geçmeye başladı. Eskiden böyle yapmazdı.
Gümüş erken kalkıp sabah çiğinde bahçeyi çapalamaya başladı. Kendine bahaneler üretiyordu, ama asıl amacı Alper’i görmekti. Her sabah bakışları kesişirdi. Alper’in gözlerindeki kurnaz ışıltı, ona karşı dürüst bir ilgiyi, hatta hayranlığı açık ediyordu.
Bu günahlı düşünceleri kovalamaya çalışıyor, bir de Zeynep’ten korkuyordu.
“Aman Allahım, Zeynep görürse beni köyde rezil eder,” diye geçiriyordu içinden.
Ama Alper her geçişinde ona yakıcı bakışlarını gönderiyor, o da yumuşak gülümsemelerle karşılık veriyordu. Sanki “Yaprak Dökümü” dizisindeki gibiydiler. Acaba sonu nereye varacaktı? Çünkü o dizi de bir türlü bitmiyordu.
Bir gün bahçeyi süpürürken tanıdık bir ses duydu:
“Selam, Gümüşçüğüm.”
Aniden döndü, karşısında eski kocası Mert’i gördü. Aynı küstah gülüş, aynı çakır gözlerin anlamsız bakışı, yanaklarında tıraş olmamış sakallar.
“Geldim işte… Geri alır mısın beni?”
“Bu ne şimdi? Şehir sana dar mı geldi?”
Bu sefer kalbi hiç kıpırdamadı. Demek ki aşk yokmuş, ya da vardı da bitmiş. Kapı bir kapatılmıştı, üstelik kilitlenmişti. Mert eğlence peşinde koşmak için karısını bile çağırmadan gitmişti.
Mert evine geri döndü. Gümüş’ün gidecek yeri yoktu, onu içeri almamak da olmazdı. Geceleri odasının kapısını kapatıp ağır bir dolayla destekliyordu. Mert, odanın diğer tarafına yerleşti. Gümüş ise pencereden girip çıkmak zorunda kaldı.
MVe sonunda, bir bahar sabahı, Alper Gümüş’ün elini tutup camiye doğru yürüdü, köyün çocukları arkalarından gülüşerek çiçek saçtı, hayat artık gerçek bir dizi gibi değil, kendi yazdıkları gibi güzel başladı.




