Kim derdi ki çocukluktan beri iki arkadaş olan Ayşe ile Fatma’nın arasına nifek girecek. Köylüler aralarında fısıldaşıyordu:
“Nasıl oldu da bu iki kanka küsüp bir daha görüşmez oldu? Yolda karşılaştıklarında selam bile vermeden geçiyorlar. Oysa hep yan yana oturuyorlar.”
İkisi de suskunluğunu bozmuyordu. Bu durum köylülerin daha çok merakını kamçılıyordu. Çeşme başında toplanan kadınların her biri kendi teorisini ortaya atıyordu. Tek bildikleri, Ayşe’nin kızı Zeynep ile Fatma’nın oğlu Mehmet’in bir zamanlar görüştüğüydü. Okul arkadaşıydılar ama okul bittikten sonra yolları ayrıldı. Mehmet askere gitti, Zeynep ise üniversite için Ankara’ya taşındı.
Küçüklüklerinden beri Mehmet’le Zeynep hep bir arada görülürdü. Okula birlikte gider gelirler, akşama kadar sokakta oynarlar, yazın derenin serin sularında yüzerlerdi. Büyüdüklerinde ise dere kenarında oturup saatlerce sohbet ederlerdi.
“Zeyneeeep, çık dışarı!” diye seslenirdi Mehmet pencerenin altından. Zeynep de bir ok gibi fırlar, dışarı çıkardı.
İkisi tam birbirinin zıttıydı. Hareketli ve atak Zeynep, ağırkanlı ve sessiz Mehmet… O her şeyi önce düşünür, ensesini kaşırıverirdi. Tabii ki Zeynep’in dediği olurdu. Bütün planları hep o yapardı.
“Mehmet, yarın ormana mantar toplamaya gideceğiz,” derdi. Mehmet ensesini kaşır, başını sallardı. “Mehmet, yarın dere kenarında güneşleneceğiz,” deyince yine itiraz etmez, kabul ederdi.
Ayşe ile Fatma da çocukluklarından beri hep birlikteydi. Bebeklerle oynar, saklambaç oynar, evlerinin birbirine yakın olmasının verdiği avantajla sık sık birbirlerine gider gelirlerdi. Dedelerinin, nenelerinin zamanından kalma bir dostluktu bu. Aynı sınıfta okumuşlar, neredeyse aynı zamanda evlenmişlerdi.
İlk boşanan Ayşe oldu. Kızı Zeynep henüz üç yaşındaydı. Kocası geçimsiz bir adamdı; içkiyi fazla kaçırır, kendini kaybedip eşine vururdu. Ayşe ise affetmeye niyetli değildi.
“Ayşeciğim, yanağındaki morluk ne böyle?” diye telaşlandı Fatma, arkadaşını görünce korkudan rengi solmuştu ama zaten sebebini tahmin ediyordu.
“O zorbanın eşyalarını kapının önüne koydum. Nereye gitti bilmiyorum, muhtemelen annesine.”
“Doğru yapmışsın. Benimki de dün yine marifetini gösterdi. Uzanmış uyuyordu, Mehmet yanında oynuyordu. Rahatsız etti diye çocuğu itti, Mehmet yere düştü. Şans eseri kafasını vurmadı. Ben araya girince bu sefer bana vuracağını söyledi. Hem de ‘Benim oğlum’ diye değil, ‘senin oğlun’ diye bağırdı. Sanki Mehmet onun çocuğu değilmiş gibi.”
İki arkadaş dertleştikten sonra ayrıldılar. Altı ay sonra köyde bir dedikodu yayıldı:
“Fatma da kocasını kapı dışarı etmiş! Adamın iddiasına göre Mehmet onun çocuğu değilmiş. Oysa Mehmet adama tıpatıp benziyor. Fatma da gençken çok namuslu bir kızdı, erkeklerle dolaşmazdı.”
Gerçekten de öyleydi. Fatma’nın kocası kıskançlık krizleriyle eşinin hayatını zehir etmiş, bir keresinde bıçağını bile çekmişti. Fatma korkusundan boşanmıştı. İki arkadaş da çocuklarıyla baş başa kalmıştı ama yılmamışlardı. Erkeklerden vazgeçmişlerdi. Eski kocalar köyü terk etmişlerdi. Ayşe’yle Fatma’nın tek sevinci kızları Zeynep ve oğulları Mehmet’ti.
Liseden mezun olduktan sonra Mehmet ehliyet aldı, Zeynep üniversiteye başladı. Mehmet askerlik için çağrı bekliyordu, Zeynep ise okumak için Ankara’ya gitti. Askerlik tezkeresi Kasım sonunda geldi. Zeynep Mehmet’i uğurlamak için köye döndü. Üç gün boyunca ayrılmadılar. Vedalaştılar ve Mehmet vatani görevine gitti.
Bütün kış Zeynep izin günlerinde köye geldi, Fatma’nın yanına uğradı. Fatma da oğlundan gelen mektuplardan bahsederdi. Zeynep’in bir yandan Mehmet ile mektuplaştığını biliyordu. Ama zamanla Fatma bir şey fark etti: Zeynep artık köye gelmiyordu. En son Yeni Yıl tatilinde görünmüş, birkaç kez daha uğramıştı. Mart ayına gelindiğinde ise tamamen kaybolmuştu.
“Ayşe, Zeynep niye gelmiyor böyle?” diye sordu Fatma bir gün işten çıkınca arkadaşının evine uğradığında.
“Çok dersleri var, notlara gömülmüş durumda” diye geçiştirdi Ayşe.
Mart bitti, Nisan geldi; Zeynep hâlâ ortalarda yoktu. Bir gün Ayşe kızını görmeye gideceğini söyledi. Fatma fark etti ki arkadaşı son zamanlarda kendinden geçmiş gibiydi. İşe gidip gelmek dışında neredeyse hiç dışarı çıkmıyordu, Fatma’ya da sadece selam verip geçiyordu.
Ankara’dan dönen Ayşe yine sessizliğe gömüldü. Fatma’nın merakı ise günden güne artıyordu. Sonunda dayanamadı, bir akşam üstü Ayşe’nin kapısını çaldı.
“Anlat bakalım, ne saklıyorsun benden?” diye çıkıştı kapıdan girer girmez.
Ayşe elini savurdu ve pat diye söyledi:
“Artık ne saklayayım, herkes öğrenecek zaten. Kızım Zeynep evlendi, çocuk bekliyor.”
Fatma ilk önce duyduklarına inanamadı, ama gerçeği anlayınca ateşten elini yemiş gibi geri çekildi.
“Evlenmiş ha! Çocuk da bekliyormuş!” diye homurdandı içinden. “Peki Mehmet ne olacak şimdi? Ah Mehmet’im, ne yapacaksın?”
Hemen bir kağıt kalem aldı ve oğluna uzun bir mektup yazdı. İMehmet o gece derenin kenarında uzun uzun düşündü, sonra ayağa kalkıp Zeynep’in evinin yolunu tuttu, çünkü artık kaybedecek zamanı kalmadığını biliyordu.




