Köprüdeki Buluşma

Sonbaharın dökülen yaprakları rüzgarla savruluyor, havada uçuşup yavaşça yere düşüyordu. Cenk, ailesini ziyaretten dönüyordu. Arabasını onların bahçesinde bırakmıştı çünkü babasıyla birkaç kadeh atmışlardı. Babası, kaplıcadan yeni dönmüştü ve eşiyle oğluna ne kadar iyi tedavi gördüğünü, orayı çok sevdiğini anlatıyordu.

“Bir dahaki sefere sen de gel, hanım. Tek başıma biraz sıkıldım,” dedi babası.

“Baba, orada bir sürü bekar kadın vardır mutlaka. Eğlenirdin,” diye şakalaştı Cenk, annesinin tepkisini görmek için göz kırptı.

“Kadın çok ama hepsi hasta ve benden yaşlı. Hem senin anneni kimseyle değişmem,” diye gülümsedi babası, eşine şefkatle baktı.

Cenk, ailesinin yanında fazla kalmıştı. Eşi Elif, her zamanki gibi gelmemişti. Ailesi, onun kaldığı eve çok uzak değildi. Elif’i tanıdıkları ilk günden beri sevmemişlerdi tabii ki belli etmediler. Ancak annesi bir gün oğluna açıkça söylemişti:

“Cenk, bu kız sana göre değil… Elif aile hayatı için uygun biri değil. Benim gözüm keser.”

“Anne, nereden çıkarıyorsun bunu? Bir kere görüştünüz sadece!”

“Tamam oğlum, yaşayın bakalım. Ama bir gün beni hatırlarsın. Tek avuntum, henüz nikâh düşünmüyor olmanız. Merak etme, Elif bizim tavrımızı hissetmeyecek…”

Cenk, sabah işe giderken Elif’e babasının kaplıcadan döneceğini, akşam onlara uğrayacağını söylemişti.

“Beni ara, Elif. Bugün iznin var, annemlerin evinde buluşuruz, beraber gideriz.”

“Yapamam, Cenk. Arkadaşıma söz verdim, onu ziyaret edeceğim. Hatırlarsın, Ayşe hasta, işe gidemiyor. Bir de öğlen randevulu manikürüm var,” diye cevap verdi Elif.

Cenk zaten gitmeyeceğini biliyordu ama yine de sormuştu.

“Tamam, o zaman biraz geç kalabilirim. Babam beni kolay kolay bırakmaz. Kaplıcadan dönüşü kutlamak için bir şeyler içeriz,” diye güldü Cenk, onu öpüp işe gitti.

“Fazla acele etme, ben de Ayşe’yle biraz vakit geçireceğim,” dedi Elif.

“O zaman ara beni, seni alırım. Karanlıkta tek başına dolaşma.”

Akşamın karanlığı şehri sarmıştı. Seyrek sokak lambaları, iyice çöken geceye karşı güçsüzdü. Henüz çok geç değildi ama sonbahar akşamları çabuk kararıyordu. Cenk, Elif’i aramadı, muhtemelen evdeydi. Keyfi yerindeydi; babasıyla birkaç kadeh atmış, annesiyle sohbet etmiş, gülüp eğlenmişlerdi.

Kapıyı açtığında, yatak odasından Elif’in kahkahalarını duydu. İçeri baktığında, en yakın arkadaşı Mehmet’in giyinmekte olduğunu gördü. Elif ona, “Acele et, Mehmet. Yakında Cenk gelir, ikimiz için de iyi olmaz,” diyordu. Tam o sırada kapıda duran Cenk’i görünce sustu.

Kendini dışarı attı. Gördüklerine inanamıyordu:

“Elif, en yakın arkadaşımla… Böyle bir şeyi rüyamda bile görmek istemezdim…”

Cenk’in içi acıyla dolmuştu. Nereye gittiğini bilmeden yürüyordu. Amacı yoktu, yaşama isteği bile kalmamıştı. Durup etrafına baktı, bir köprüdeydi. Araba farları gözlerini kamaştırıyordu. Suya baktı, aşağıda karanlık ve derin bir boşluk vardı. Uzun uzun oraya bakarken, birisi kolundan çekti. Döndüğünde, gözlüklü, küçük sakallı yaşlı bir adam gördü. Titrek sesiyle konuşan bu adam, nereden çıktığını anlayamadığı bir anda belirmişti.

“Genç adam, burası biraz yüksek değil mi? Başkalarının kaderine karışmam ama umarım hayatın hakkında kara düşüncelerin yoktur,” diyerek köprünün kenarına baktı.

Cenk kendine geldi, bu yaşlı adamın aklından geçenleri tahmin ettiğini fark edince irkildi.

“Yok, hayır! Öyle bir şey düşünmüyorum,” diyerek suya baktı.

“İyi o zaman,” dedi yaşlı adam. “Hangi tarafa gidiyorsun?”

“Henüz bilmiyorum, yürüyorum,” dedi Cenk, gerçekten de nereye gideceğini bilmiyordu.

“O zaman beni karşıya kadar geçirir misin? Parkın ardında oturuyorum. Tabii senin için sorun değilse,” diye rica etti yaşlı adam. Cenk kabul etti.

“Bu arada, adın ne genç adam? Ben İsmail Hoca.”

“Cenk,” dedi genç adam.

Köprüyü geçtiler, nehir çok geniş değildi. İsmail Hoca, üç yıl öncesine kadar üniversitede ekonomi dersleri verdiğini, şimdi emekli olduğunu anlattı.

“Evde biraz sıkılıyorum tabii, özellikle ilk zamanlar. Ama torunum bir oğul doğurdu, şimdi küçük çocukla uğraşmak bize iyi geldi. Kızım Zeynep’le beraber yaşıyoruz, aslında üçümüz—bir de torunum Kerem var,” diye gururla ekledi.

Cenk, İsmail Hoca’yı dinliyordu. Monoton sesi onu sakinleştiriyordu.

“Cenk, bir şeyler oldu değil mi?” diye sordu İsmail Hoca, soru değil, bir tespitti. “Sen nereye gidiyorsun? Belki de sana zahmet ettim, belki senin işlerin vardır?”

“Nereye gideceğimi bilmiyorum. Aileme gitmek istemiyorum, yeni ayrıldım. Eve de dönemem. Orada… orada…” O sahneyi hatırlamak istemiyordu.

“Tamam, anladım, devam etme. Ama sana bir teklifim var: Bize buyur. Zeynep’le geniş bir evimiz var, istersen kalabilirsin bile. Her akşam bu yolda yürürüm: evden köprüye, sonra geri.”

“Biraz rahatsız ederim, küçük çocuk var üstelik. Geç oldu,”

Rate article
Lifequest
Köprüdeki Buluşma