**Tek Parça**
Kimileri belki inanmaz ama kimileri de şuna yürekten inanır: Bu dünyada birbirini tamamlayan iki yarım vardır, buluşurlar ve tek parça olurlar. Onları hiçbir şey ayıramaz, tabii ölüm hariç, buna itiraz edilemez.
Ne güzel kavramlar vardır: aşk, sadakat, ilgi, bağlılık… Bunlar, gerçek ailelerde hüküm süren duygulardır. Öyle aileler ki, eşler birbirinin can yoldaşıdır, tek bir ruhtur.
Elif ile Mehmet de böyle yaşadı. Büyük bir aşkla evlendiler, daha ilk günden birbirlerine destek oldular, birbirlerine göz kulak oldular.
“Elifçiğim, sizi Mehmet’le izliyorum da, nasıl bu kadar uyumlusunuz? Sanki birbirinizin aynısı gibisiniz,” diye gülüyordu arkadaşı Ayşe.
“Biz bir bütünün iki yarısıyız,” diye karşılık veriyordu Elif de gülerek. Aslında bu sözlere pek anlam yüklemiyordu, öylesine söylüyordu.
“Ay, ne şanslısın sen Elif, böyle bir koca bulmuşsun. Keşke ben de bulabilsem.”
“Bulursun, yeter ki kalbin doğruyu göstersin,” diyordu Elif arkadaşına.
Yıllar geçti. Elif ile Mehmet’in iki oğlu oldu. Onları sevgi ve şefkatle büyüttüler. Mehmet, hayatında hiçbir zaman ne eşine ne de çocuklarına yüksek sesle konuşmadı. Elif de sakinliğin ta kendisiydi. Aileleri sağlamdı, huzurluydu. Birlikte tatile çıkarlar, birlikte yazlığa giderlerdi. Kimse onlar hakkında kötü bir şey söyleyemezdi.
Mehmet inşaat şirketinde bölüm müdürüydü, Elif ise lisede tarih öğretmeniydi. Çocuklar derslerinde başarılıydı, sporla da ilgileniyorlardı.
Büyük oğlu liseyi bitirip üniversiteye girdi, küçüğü ise hâlâ lisedeydi. Bir gün Mehmet işten geldi ve sessizce koltuğa uzandı. Kendini iyi hissetmiyordu. Konuşmamaya karar verdi, Elif’i endişelendirmek istemedi. Ama Elif hemen fark etti; Mehmet hiç işten gelip uzanmazdı.
“Mehmet, ne oldu sana? Kötü müsün?” diye sordu endişeyle.
“Evet, biraz halsizim. Merak etme, geçer. İlk değil…”
“Nasıl yani, daha önce de oldu mu?” diye şaşırdı Elif.
“İşte bir ara olmuştu, sonra geçti. Şimdi biraz dinleneyim, düzelirim.”
Elif akşam yemeğini hazırladı, Mehmet’i çağırdı ama o yemek istemedi.
“Elif, sen ye, ben iştahsızım.”
Elif iştahsız bir şekilde yemeğini yedi. Mehmet’e ne olduğunu düşünüyordu; hiç sağlığından şikâyet etmezdi.
“Bu yaşta mı halsizlik? Kırk üç yaş daha genç sayılır. Gücünün zirvesindesin, doktora gitmesi lazım,” diye düşündü mutfakta tek başına otururken.
Mehmet de düşünüyordu:
“Anlamıyorum, bana ne oluyor? Sağlıklı bir adamım, ama bir halsizlik çöktü. Elif’in endişelenmesini istemiyorum. Neyse, belki dinlenince geçer.”
Sabah Mehmet’te bir sorun yoktu, kahvaltı yapıp ayrıldılar. Mehmet inşaata, Elif okula gitti. Zaman geçtikçe Elif, Mehmet’in biraz zayıfladığını fark etti.
“Mehmet, kendini iyi hissediyor musun?”
“Yani, öyle. Bazen biraz yoruluyorum…”
“Tamam, seni doktora randevuya yazdırıyorum, birlikte gideceğiz. Şaka değil bu. Bu yaşta halsizlik olmaz, kontrol ettirmelisin. İçim rahat etmiyor,” dedi akşam Elif.
Mehmet’in hastalığını öğrendiğinde inanamadı.
“Doktor, bir hata olabilir mi?”
“Ne hatası? Eşiniz tüm tetkikleri yaptırdı, maalesef kanser teşhisi kondu. İyi ki son evrede değil, mücadele edeceğiz. O da mor




