Yalnız Adam

Mehmet, Larisa’ya okul yıllarından beri âşıktı. Ufak tefek, narin, burnunun üzerine serpilmiş çilli, kızıla çalan saçlarıyla onu ilk gördüğü gün, henüz altıncı sınıftayken, baştan aşağı tutulmuştu.

Larisa, Mehmet’ten üç yaş küçüktü. Daima takdir alan, utangaç ve sessiz bir kızdı. Mehmet ise her geçen gün ona daha çok bağlanıyordu. Teneffüslerde, okul bahçesinde ip atlarken onu izliyordu. Hafif, parlak bir kelebek gibiydi.

Askerden döndüğü gün, hemen Larisa’nın kapısını çaldı, elinde bir buket çiçekle onu istemeye geldi. Larisa’nın babası, sert ve ağırbaşlı bir adamdı. Mehmet’le uzun uzun konuştu, sonra yüzünde bir tebessümle kızının elini ona uzattı.

Düğünleri neşeli geçti. En uzak akrabalar bile geldi. Gençler üç gün boyunca tebrik edildi. Larisa’nın gözleri mutlulukla parlıyordu, Mehmet ise gururluydu. Kendisine köyün en güzel gelinini aldığını düşünüyordu.

İki yıl sonra, ailelerinin desteğiyle Mehmet bir ev yaptırdı. Larisa, sevinçten havalara uçuyordu—ilk çocuklarına üç ay kala kendi evlerine taşınabildiler.

Bir kızları oldu, adını Verda koydular, Larisa’nın büyükannesinin anısına. Bebek sağlıklı ve gürbüz doğmuştu, ama Larisa için doğum büyük bir sınav oldu.

Kızının doğumundan sonraki bir yıl boyunca Larisa solgun ve bitkin dolaştı. Mehmet onu doktor doktor gezdirdi, ama hepsi aynı şeyi söylüyordu: “Vücudunun toparlanması için zaman gerek.”

Verda bir buçuk yaşına geldiğinde, Larisa yeniden hamile olduğunu öğrendi. Doktorlar hamileliği sonlandırmasını tavsiye etti. “Vücudun buna dayanamayabilir. Belki taşıyamazsın, doğum da riskli olur,” dediler.

Mehmet, doktorlar gibi Larisa’yı ikna etmeye çalıştı, ama o kararlıydı.

“Ben çocuğumu öldürmem! Doğmak istediği için suçu yok. Ne olacaksa olsun,” dedi Larisa, “Allah’ın takdiri neyse o olur.”

Hamileliğinin son ayını hastanede geçirdi. Evde ise küçük kızı özlemle bekliyordu, Mehmet ise yerinde duramıyordu. Kalbi, yaklaşan felaketi hissediyordu.

Ve kalbi onu yanıltmadı. Larisa doğumu kaldıramadı, kalbi durdu. Ama iki mucizevi kız ikiz dünyaya geldi.

Mehmet, acısına dayanamıyordu. Cenazede, mezarın başında durmuş, toprağa boş bakıyordu. Gözünün önünden Larisa’yla geçirdiği mutlu günler, onun gülüşü geçiyordu. Kulaklarında ise onun neşeli kahkahası çınlıyordu. Tabut mezara indirilirken, Mehmet dizlerinin üzerine çöktü ve yaralı bir hayvan gibi hıçkırdı.

“Sen olmadan nasıl yaşayacağım? Ne yapacağım? Niye yaşayayım ki?” Gözyaşları yanaklarından süzülürken, içinde kocaman bir boşluk vardı. Kalbinin yerinde kara bir delik açılmıştı.

Cenazeden sonra içmeye başladı. Körkütük, dipsiz bir kuyuya düşmüş gibi. Onu hatırlamamak, kafasında onun sesini duymamak için içiyordu.

Larisa’nın anne babası, kızları yanlarına aldı. Mehmet’in bu acıyı atlatıp iyi bir baba olabileceğine inanmıyorlardı.

Larisa’nın ölümünün kırkıncı günü, Mehmet yine sarhoş olmuş, samanlıkta uyuyakalmıştı. Bir rüya gördü. Larisa, beyaz bir elbiseyle eve girdi, saçları omuzlarına dökülmüş, güneş ışığı kızıl dalgalarda oynaşıyordu. Yanına geldi, başını okşadı ve her zamanki gibi tatlı tatlı konuştu:

“Mehmet’im, ne yapıyorsun böyle? Utanmıyor musun?” Yeşil gözlerini kısıp parmağını salladı, “Kızlarım babalarını özledi. Onlara ihtiyaçları var, tıpk

Rate article
Lifequest
Yalnız Adam