İki yıl boyunca Ebru yalnızlıkla baş etmeye çalıştı. Hayat ona acı bir sürpriz yapmış, yirmi yedi yaşında dul kalmıştı. Kocasıyla çok kısa bir süre evli kalmışlardı, henüz bir çocuk hayali kurmaya başlamışlardı ki her şey birden altüst oldu.
Murat bir akşam işten erken dönmüştü, başı ağrıyordu.
“Patrondan izin aldım, dayanılmaz bir baş ağrısı var,” dedi karısı işten geldiğinde onu yatakta solgun bir halde bulunca.
“Murat’ım, ambulans çağırayım mı? Bu baş ağrıları artık sıklaştı,” diye ısrar etti Ebru.
“Gerek yok, biraz dinlenirsem geçer, alışkınım,” diyerek duvara döndü.
“Sana nane çayı yapayım,” diyerek mutfağa gitti.
Çay demlerken aklından geçenleri durduramıyordu:
“Murat’ın bu baş ağrıları artık normal değil. Hastaneye gitmek istemiyor. Onu bir şekilde ikna etmem lazım. Otuz üç yaşında böyle sürekli ağrılarla boğuşması hiç iyi değil.”
Ebru çayı getirdi, yatağın yanındaki komodinin üstüne koydu ve yavaşça seslendi:
“Murat’ım, Murat!” Cevap vermedi. Omzuna dokundu, hiç tepki yoktu. Daha sert itti, yine hareket yoktu. Korkuyla hemen ambulansı aradı, ardından kayınvalidesini ağlayarak aradı.
“Fatma Hanım, Murat yatıyor ve hiç kıpırdamıyor, ambulans çağırdım!”
“Hemen geliyorum,” dedi.
Kayınvalidesi ambulans gelmeden az önce vardı, yan binada oturuyordu. Ambulans geldiğinde genç doktor Murat’ı muayene etti, nabzını kontrol etti:
“Maalesef yapabileceğim bir şey yok. Kocanız vefat etti, başınız sağ olsun.”
Sonrasını sisli bir rüya gibi hatırlıyordu. Komşular yardım etmişti çünkü bu iki kadın, üzerlerine çöken acıyla baş edemiyorlardı. Cenazeden sonra ikisi de yavaş yavaş kendine gelmeye çalıştı. Birbirlerini ziyaret edip destek oldular. İyi ki en azından ikisi de çalışıyordu, işte biraz olsun dağılabiliyorlardı.
Ebru, Murat’la yarım yıl önce taşındıkları yeni evde tek başına kalmıştı. Duvarlardaki düğün fotoğraflarına her baktığında içi burkuluyordu. Fatma Hanım, “Şu fotoğrafları bir çekmeceye koysan artık,” diyordu ama Ebru bir türlü elini süremiyordu. Murat’ın ölümünü kabullenememişti. Doktorların dediğine göre beyninde sinsice ilerleyen bir hastalık varmış, bu yüzden bu kadar genç gitmişti.
Ebru ile Murat bir buçuk yıl tanışıyorlardı, zaten birlikte yaşıyorlardı ama evlenmeleri uzun sürmüştü. Önce ev için peşinat biriktirdiler, sonra Murat’ın annesinin diz tedavisine yardım ettiler. Sonunda her şey yoluna girmiş, evlenmiş ve yeni mobilyalarla döşedikleri yeni evlerine yerleşmişlerdi.
Bir gün yine Fatma Hanım Ebru’ya geldi. Artık ona ne diyecekti? Eski kayınvalidesi mi, yoksa hâlâ kayınvalidesi mi? İkisi de bu durumu kabullenmişti. Fatma Hanım, oğlunun mirasını Ebru’ya bırakmıştı. Haftada bir görüşüyor, sık sık telefonlaşıyorlardı.
Bir yıl geçmişti ama Ebru hâlâ kocasını unutamamıştı. Nasıl unutsun ki? Ama Fatma Hanım usul usul konuşmaya başlamıştı:
“Ebru’cuğum, gençsin, evde oturup kalma. Arkadaşlarınla bir kafeye git, etkinliklere katıl. Buralarda böyle pineklemek sana yakışmaz. Hayata dönmelisin, yeni insanlarla tanışmalısın. Murat senin böyle evde eriyip gitmene üzülürdü. Birbirinizi çok sevdiğinizi biliyorum ama yasını yeterince tuttuBeş yıl sonra, Ebru ve Murat’ın ikizleri bahçede koşuştururken, Fatma Hanım ile İbrahim Bey (Artık kayınvalide değil, aile olmuşlardı) kahvelerini yudumlarken, Ebru mutluluğun tam da böyle bir şey olduğunu düşündü.




