Adım Emre Yılmaz ve ben İznik’te yaşıyorum, Bursa’nın o güzel gölü her sabah bana yeni bir umut veriyor. Kendimi hiçbir zaman fazla iyi biri olarak görmedim. Evet, otobüste yaşlı birine yer veririm, market poşetlerini taşımaya yardım ederim, belki ara sıra birkaç lira bağış yaparım… ama hepsi bu. Herkesin bir sınırı vardır, iyilik yapmanın da bir sonu. Ama o akşam bir şey oldu, içimdeki o duvar yıkıldı ve o sınırı geçtim.
Yorgun argın işten dönüyordum. Hava buz gibiydi, ayaklarım ıslanmıştı ve tek düşündüğüm şey evde sıcak çayımı içip battaniyeye sarılmaktı. Köşedeki küçük büfede onu gördüm—her gün orada oturan evsiz bir adam. Üstünde eski püskü bir mont, önünde boş bir karton bardak… Sanki herkes onu görmemek için bakışlarını kaçırıyordu. Ben de geçip gidecektim ama durdum. Belki de o bakışları yüzünden—yorgun, kayıtsız ama bir o kadar da derin bir teslimiyetle dolu.
“Bir şeyler ister misin?” diye sordum kendime bile şaşırarak. Yavaşça başını kaldırdı, önce şüpheyle baktı, sonra “Eğer zahmet olmazsa…” dedi. Bife girdim, bir pide ve sıcak bir çay aldım. Beklerken camdan dışarı bakıyordum, o tek başına, karanlıkta oturuyordu. Yemeği uzattığımda dudakları hafifçe titredi, “Sağ ol,” dedi, elleri hâlâ üşümüştü.
Gitmek üzere döndüğümde birden arkamdan seslendi: “Bekle!” Cebinden buruşuk bir kağıt çıkardı, katlıydı. “Al bunu,” dedi. “Ne bu?” diye sordum. “Sonra oku,” dedi. Kağıdı cebime attım, unuttum bile. Akşam üstümü değiştirirken aklıma geldi. Açtım, üstünde düzgün ama titrek yazıyla şunlar yazıyordu: “Bunu okuyorsan, içinde iyilik var. Bil ki o sana geri dönecek.” Kelimeler basitti ama bir şey içimi öyle bir ısıttı ki…
Ertesi gün aynı büfenin önünden geçerken gözlerim onu aradı. Ama kartondan iz bile yoktu—gitmişti. Haftalar geçti, günlük koşuşturmanın içinde unutuldu. Ta ki bir gün kapı çalana kadar. Karşımda düzgün giyimli, saçları tıraşlı bir adam duruyordu. Gözleri tanıdık geldi. “Beni hatırlamadın mı?” diye gülümsedi. Şaşırmıştım. “O akşam bana pide almıştın,” dedi. İşte o an anladım—o evsiz adamdı bu, ama şimdi bambaşka biriydi.
“İş buldum,” dedi gözleri parlayarak. “Bir oda tuttum. Eski bir arkadaşım da yardım etti, dibe vurmuştum ama çıktım.” Şaşkındım: “Harika bir şey bu…” Başını salladı: “Sana teşekkür etmeye geldim. O akşam her şeyi bırakmak üzereydim. Ama senin o küçük iyiliğin bana bir umut verdi. Mücadele etmeye devam ettim.” Sesindeki titreme içimi ısıttı. “Sağ ol,” dedi tekrar, elimi sıktı. Kapı kapandı, ben öylece durdum. Anladım ki, küçük bir hareket bile birinin hayatını değiştirebilir.
O geceyi hâlâ düşünürüm. O soğuğu, o bakışları, çekmecemde duran o kağıdı… Kahraman değilim, ama o gün yolumdan sapıp bir adım attım. Ve o adamın dediği gibi, iyilik bana geri döndü—para ya da şöhretle değil, içimdeki o sıcaklıkla. Bana insanlara ve kendime olan inancı geri verdi. Şimdi nerede bilmiyorum, ama umarım iyidir. O pide ve çay artık benim için bir sembol—bazen küçük bir şeyin nasıl büyük bir ışık olabileceğini hatırlatıyor bana. Ve o ışık belki bir gün senin yolunu da aydınlatır.




