Onu seviyorum ama çocuğun babasız kalmasını istemiyorum.
Merhaba. Adım Elif ve şu an bir yol ayrımındayım. Bu seçim sadece benim hayatımı değil, iki kişinin daha kaderini belirleyecek. Yirmi dokuz yaşındayım, İzmir’de küçük bir hukuk bürosunda çalışıyorum, arkadaşlarım, ailem var… ama kalbim açıkça birlikte olamadığım bir adama ait. Bu sıradan bir aşk hikayesi değil. Bir yıldır çektiğim bir acı.
Deniz’le üç yıl birlikteydik. Genç, aşık, kaygısız. Tartıştık, barıştık, hayaller kurduk. Onun benim için doğru insan olduğuna inandım, o da bensiz nefes alamadığını söylerdi. Mutluyduk ta ki bir gün aptalca bir şey yüzünden kavga edene kadar. İkimiz de öfkelendik, gururumuza yenik düşüp barışmayı bekledik. Çok inatçı ve çok gençtik.
Aylar geçti. Özledim. Telefonuma bakıp mesaj gelmesini umdum. Yazmadım, aramadım – gururum buna engeldi. Sonra bir gün başka biriyle çıkmaya başladığını öğrendim. Yan ofiste çalışan, sessiz, sakin bir kız… ve birkaç ay sonra hamile kaldı. Kalbim parçalandı. Pencerenin önünde durup içimde buz gibi bir boşluk hissettim.
Kızı doğduğunda, gücümü toplayıp aradım – sadece tebrik etmek için. Bir an sustu, sonra dedi ki:
“Duymak ne kadar güzel bir sesini. Görüşelim mi?”
Neden kabul ettiğimi bilmiyorum. Belki de sadece gözlerine bakmak istedim. Buluştuğumuzda çoğunlukla sustuk. Birbirimize baktık ve bu sessizlikte her şey vardı – aşk, acı, pişmanlık. Elimden tuttu, ben ise sessizce ağladım.
O günden sonra gizlice görüşmeye başladık. Düzensiz, tedirgin, sanki kendimizden korkuyor gibi. Bir yıl böyle devam etti – ama aramızda hiç yakınlık olmadı. Yapamadım. Kızını, evde annesinin gözleriyle ona bakan küçük bir bebeği düşündükçe içim sıkıştı.
Sık sık evde yaşamanın zor olduğundan yakınıyordu. Çocuğun annesiyle arasında sadece o küçük kız olduğunu, artık onu sevmediğini, beni hayal ettiğini söylüyordu. Ve defalarca soruyordu:
“Ya bırakıp gidersem? Ya geri dönersem? Beni kabul eder misin?”
Ben ise sessiz kalıyordum. Çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. Çünkü o anda, onu ne kadar seversem seveyim, karşımda sadece bir erkek değil, bir baba görüyordum. Ve küçük Defne’yi – henüz konuşmayı bilmeyen ama babasının gülüşünü, ceketinin kokusunu, uyumadan önceki sarılışını tanıyan bir kız çocuğunu.
Bunu nasıl yıkabilirim? Nasıl bir çocuğu babasından mahrum eden kişi olabilirim?
Evet, belki birbirlerini sevmiyorlar. Belki sadece çocuk için birlikteler. Ama bu suç mu? Kaç aile böyle yaşıyor ve devam ediyor? Kimi zamanla düzeliyor, kimi yeniden sevmeyi öğreniyor… Peki ya ben bu aileyi yıkarsam, o kızın babasız büyüdüğünü bilerek mutlu olabilir miyim?
Korkuyorum. Acı çekiyorum. Onunla rüyalar görüyorum, başka erkeklere bakamıyorum. Onun dışında kimseyi istemiyorum. O benim nefesim. Ama bu mutluluğa hakkım var mı bilmiyorum.
Bazen düşünüyorum – ya o küçük kız ben olsaydım? Babamı başka bir kadın almış olsaydı, nasıl hissederdim? Babasız büyüdüğüm günleri çok iyi hatırlıyorum. Ve başka birinin bunu yaşamasını istemiyorum.
Deniz bir cevap bekliyor. Çocuğun annesinden ayrılmayı giderek daha çok dile getiriyor. Diyor ki:
“Susma. Ne istediğini söyle. Her şeyi bırakırım. Sadece söyle…”
Ben ise… ne diyeceğimi bilmiyorum.
Ne yapacağımı bilmiyorum. Aklım bir şey söylüyor – bırak, karışma, güçlü ol. Kalbimse ona koşmak, bırakmamak için yalvarıyor.
Eğer bunu okuyorsanız, böyle bir durumda bulunduysanız – bana ne yapmam gerektiğini söyleyin. Başkasının mutluluğunu yıkmadan kendi mutluluğumu kurabilir miyim? Yoksa her mutluluk birilerine acı mı veriyor?
Onu seviyorum. Ama çocuğunun babasız büyümesini istemiyorum.
Ve sanırım hayatımda ilk kez gerçekten korkuyorum.




