Köyde herkes İsmail’i katlanılmaz karakteri yüzünden tanır ve sevmezdi. Sessiz sakin bir kadın olan Emine’yle evliydi, ama bir derdi vardı: eşine çocuk veremiyordu. On iki yıl geçmişti, hâlâ bir evlatları olmamıştı.
Bir gün, gök gürültüsü gibi bir haber yayıldı: Emine ölmüştü. Annesi, kızının sağlık sorunları olduğunu biliyordu ama Emine şikâyet etmezdi.
“Kızım, son zamanlarda iyi görünmüyorsun,” diye sorardı anne, nadiren ziyarete geldiğinde.
“Bir şeyim yok anne, halsizlik oluyor, başım dönüyor. Biraz dinlenince geçiyor. Merak etme,” diye cevaplardı Emine.
Şikâyet etmeye alışkın değildi, özellikle de kocasına. İsmail, karısının başının ağrıdığını duysa bile tahammül edemezdi.
“Numara yapma! Hepiniz böylesiniz, sızlanıp durursunuz. İşten kaçmak için bahane ararsınız. Kimse senin derdini dinlemeyecek!” diye bağırırdı.
Cenazeden bir yıl geçti. İsmail tek başına yaşıyordu, ama evlenme düşüncesi aklından çıkmıyordu. Yalnızlık zordu, kurt gibi yaşamaya alışmış olsa da. Köydeki kadınları gözüne kestirmeye başladı.
“Çocuksuz biriyle evlenmeliyim,” diye düşünüyordu. “Başkasının çocuğunu istemem. Yaşıtlarımın hepsinin çoluk çocuğu var. Genç birini bulmalıyım, ama kim benim gibi birine gelir ki?”
Karakterinin köylülerce sevilmediğini biliyordu. Kimseyle dostluğu yoktu, kadınlar da ona yüz vermezdi. Sonunda gözüne kestirdiği bir kız oldu: Ayşe. Sessiz, çalışkan, göze batmayan biriydi.
Bir gün onu beklediği yerde yakaladı.
“Ayşe, gel buraya!” diye seslendi, kız evinin önünden geçerken.
Ayşe başını kaldırıp baktı, utana sıkıla yanına gitti.
“Merhaba,” diye fısıldadı.
“Selam,” dedi İsmail sertçe. “Bak, bir süredir seni izliyorum. Benimle evlenir misin? Yalnızım, evim barkım yerinde. Rahat yaşarız, çocuklarımız olur. Mirasçım yok.”
“Bilmem ki…” Ayşe’nin yüzü kızardı. “Anneme danışmalıyım.”
“Danış o zaman. Akşam uğrarım.”
Ayşe koşarak eve geldi.
“Anne, galiba evleneceğim.”
“Ne? Kiminle? Senin bir nişanlın yok ki!”
“İsmail bu akşam istemeye gelecek…”
“Aman kızım! O senden yaşça büyük. İyi düşün. Huysuz, geçimsiz bir adam. Köyde herkes fısıldaşıyor; karısını çalışmaktan öldürdü diye. Kim bilir ne yaptı? Kızım, düşün taşın!”
“Anne, bekleyecek değilim. Kimse kapımda değil ki! Belki de dedikodudur, belli mi olur?”
Ayşe, İsmail’le evlendi. Köyde dedikodular başladı. Kimisi acıdı:
“Yazık oldu kıza, sert bir adam. Kimseyle geçinemez.”
Kimisi de İsmail’i kıskandı:
“İyi bulmuş. Sessiz, çalışkan bir kız. İtaat eder, çalışır durur.”
Öyle de oldu. İsmail köylülerle geçinemezdi, kaynanasına katlanamazdı, Ayşe’yi de sık sık annesine göndermezdi.
“Zorba, tam bir zorba!” diye söylenirdi anne, kızı gizlice yanına geldiğinde.
“Anne, iyiyim. Sabredeceğim. Bağırsın, ses etmem. İçimden dua eder, sabır dilerim.”
“Ah kızım, böyle huysuz bir adamla ömür boyu duadan başka çaren yok,” derdi anne, gözyaşlarını silerek.
Ayşe beş yılda iki oğlan doğurdu. İsmail çocukları sevmez değildi, ama kendince. Sürekli azarlar, bağırırdı. Ayşe oğullarını uyarırdı:
“Babanızdan uzak durun. Öfkeliyken yanına gitmeyin.”
Çocuklar akıllıydı; eve uğramaz, sokakta oynardı. Büyüdüler ama İsmail’in öfkesi dinmedi.
“Nerede geziyor bu tembeller? İş var, evde durmalılar. Sen mi kaçırdın onları benden?” diye gürlerdi.
Ayşe artık alışmıştı. Umursamazdı. Yaşı gençti ama sabırlıydı, evin yükü omuzlarındaydı. İsmail ise içkiye düşmüştü. Herkese bağırır çağırırdı.
Köylüler uzak dururdu. Kimse ona bulaşmak istemezdi. Bahçesinden sürekli bağrışmalar yükselirdi:
“Hepinizden bıktım! Sabah akşam çalışıyorum, sizi doyuruyorum, evde saygı yok! Paranızı içmiyorum ben!”
Sarhoş sesi köyü inletirdi. Ayşe bazen cevap verirdi:
“Sen istedin bu evliliği, sen istedin çocukları. Şimdi neye kızıyorsun? İçtiğin paraları sayıyor musun?”
Ama konuşmasa daha iyi olurdu. İsmail susmazdı.
“Defolun hepiniz! Çocukları da bana karşı kışkırtıyorsun. Paramı nasıl harcadığımı sen mi soracaksın?”
“Ayşe, nasıl katlanıyorsun buna?” diye ağlardı anne. “Ben olsam kaçardım!”
“Çocuklar büyüsün, anne. Bağırsın çağırsın, aldırmıyorum. Oğullarım için katlanıyorum.”
Köylüler de Ayşe’nin sabrına şaşırırdı.
“Bu kız nasıl dayanıyor?”
Zaman geçti. Oğullar büyüdü, okul bitince şehre yerleştiler. Fabrikada iş buldular. Nadiren uğrarlardı.
“Anne, baba yüzünden gelemiyoruz. Hep bağırıyor, hakaret ediyor. Dayanamıyoruz.”
Büyük oğul söz verdi:
“Evlenince seni alacağım, bizimle yaşarsın. Bırak o burada kalsın!”
“Olmaz oğlum. Burası benim yerim. Siz gelirsiniz artık.”
Çocuklar kaynanalarında kalır, eve misafir gO günden sonra Ayşe’nin evi sessizliğe gömüldü, tek duyulan şey rüzgârın bahçedeki kuru yaprakları hışırdatışıydı.




