Sabır, sadece sabır!

“Sabır, yalnızca sabır…”

“Anneciğim, babacığım, altın evlilik yılınız kutlu olsun!” diye sevinçle haykırdı kızları, eşi ve torunlarıyla birlikte avludan içeri girerken. “Bir ömrün daha sevgi ve mutlulukla geçmesini dileriz.”

“Teşekkür ederiz kızım, ama bu kadarını da abarttın… Ama söz veriyoruz, yaşayacağız elbet,” diye gülümseyerek cevapladı İsmail.

Evet, Ayşegül ile İsmail’in elli yıllık evlilikleri bir rüya gibi geçmişti. Ellisi de çokmuş gibi gelirdi insana, ama bir dönüp bakınca nasıl da uçup gitmişti. Kimi bu kutlamaya erişebilirken, kimi erişemezdi. Hayat zordu; kara günler, dertler hiç eksik olmazdı.

Acaba Ayşegül ile İsmail gerçekten mutlu muydu? Belki yorgun gülümsemesi altında Ayşegül’ün sakladığı kırgınlıklar vardı. Ya da İsmail’in gözlerindeki o mahcup ifade… Her şey mümkündü.

Ayşegül henüz on dört yaşındayken, mahallenin delikanlısı on yedi yaşındaki İsmail, okuldan dönerken ona:

“Ayşe, ne güzel kızsın sen öyle. Askerden dönünce seninle evleneceğim. Sen büyü dur bakalım,” demişti.

“Bir de bana koca çıktı,” diye kıkırdamıştı kızcağız, koşarak evine girmişti.

Okulda erkekler Ayşegül’e baka baka gezerdi, ama o hiç oralı olmazdı. Annesi onu çok sıkı yetiştirmişti. Erkekler ona “el sürülmez” derdi. Ama o, kim olursa olsun, hakkını savunmasını bilirdi.

“Ayşegül güzel ama bir türlü yanaşmıyor,” diye konuşurlardı aralarında erkekler, “ne dese boş, konuşmak bile istemiyor.”

Zaman geçti. İsmail askerden döndü. İkinci gün evden çıkar çıkmaz Ayşegül’le karşılaştı. Kız, eğilmiş, kova taşıyordu. İsmail donup kaldı. Karşısında nur yüzlü, ince belli bir Ayşegül vardı. Öyle şaşırdı ki, dili tutuldu bir an. Ama hemen toparlandı.

“Ayşe! Ayşeciğim, daha da güzelleşmişsin! Senin bir sevdiğin var mı?”

“Sana ne?” diye gülümsedi Ayşegül.

“Bu akşam köy meydanına gel, eğleniriz biraz…”

Ayşegül omuz silkti, evine yürüdü. İsmail’in gözüne uyku girmedi. Askerdeyken, askerden sonra onunla evleneceğine dair ettiği sözleri unutmuştu. Ama şimdi şaka gerçek olmuştu. Böyle bir kıza ancak nikâh düşerdi, incitmek değil. Hem kimse ona dokunamazdı.

Bütün akşam meydanda onu bekledi İsmail. Etraftaki kızlar ona yanaşmak için çırpınıyordu, ama o hep kapıya bakıyordu. Ayşegül gelmedi. Kimseyi de evine bırakmadı, oysa bazıları umutlanmıştı.

Ertesi gün yine su taşırken yakaladı onu.

“Selam Ayşe, dün niye gelmedin? Bekledim durdum.”

“Selam, ben meydan işlerine karışmam, ne işim var orada?” diye gururla cevapladı. İsmail yolunu kesti.

“Çekil önümden!” diye çıkıştı Ayşegül.

“Ya ne yapacaksın?”

Ayşegül kovayı yere koydu, birini kaptığı gibi İsmail’in üzerine boşalttı.

“İşte bunu!” diye kahkaha atarak kaçtı. “Hadi bakalım, böyle ıslak halinle kimi kandıracaksın?”

“Yandı bittim bu kızın ateşine,” diye söylendi İsmail. “Ama bir yolunu bulacağım, nasıl olsa benim olacak.”

Böyle başladı onun peşinden koşturmaları. Her gün onu yakalar, konuşmaya çalışır, kapıya kadar yürütürdü. Bir gün kır çiçekleri getirmişti, Ayşegül gülümsedi.

Derken bir akşam, İsmail onu durdurup evinin önündeki banka oturttu. Ayşegül olmadan duramıyordu. Hep onu düşünüyor, rüyalarını süslüyordu. Kızı kollarına alıp öpmek istiyordu. Tabii bilmiyordu ki, Ayşegül de ona gönül vermişti.

Hatta daha çocukken sevmişti onu. Sadece yaş farkı vardı, o yüzden uzak durmuştu. Ama askerden sonra evlenme vaadi kafasına kazınmıştı. Bu yüzden kimseyi yanına yaklaştırmamıştı. İsmail’i beklemişti. Şimdi ise onun da kendisini sevdiğine inanamıyordu. Diğer kızların ona sarılıp güldüğünü görüyor, bu yüzden mesafeli duruyordu.

Sonunda buzlar eridi. İsmail, Ayşegül’ün kalbindeki kırgınlığı, ona getirdiği bir demet leylakla yıktı. Biri ona söylemişti, Ayşegül’ün en sevdiği çiçek leylaktı.

“Ayşe, gel biraz gezintiye çıkalım, bahar bütün güzelliğiyle etrafı sarmış,” dedi İsmail. Kız da kabul etti.

“Olur, gel gidelim,” dedi, yüzü kızararak. İşte o zaman anladı İsmail, o da sevenleriymiş.

Kısa sürede köyde dedikodular yayıldı: İsmail ile Ayşegül artık görüşüyordu. İsmail sonunda istediğini almıştı. Ayşegül de ona gülüp geçmeyi bırakmış, gözlerindeki sevgiyi görmüştü. El ele gezmeye başladılar.

Bazı delikanlılar İsmail’e takılırdı:

“Seni bu Ayşegül ip gibi çekiyor, her yerde el ele,” derlerdi. O ise sadece gülümserdi.

İsmail daha da çok seviyordu. Artık kararını vermişti:

“Ayşe, artık evlenme vakti geldi. El ele gezmek yetmez. Birbirimizi seviyoruz. Daha ne bekliyoruz?”

Ayşegül onun haklı sözlerine boyun eğdi. Düğün hazırlıkları başladı. Tam o sırada İsmail’in annesi vefat etti. Düğün ertelendi. Cenaze sonrası bir süre beklemekDerken, İsmail yaşlandı, torunlar büyüdü, ama altın düğünlerinde ellerini sımsıkı tutan Ayşegül’ün gözlerindeki sevgi hiç solmadı.

Rate article
Lifequest
Sabır, sadece sabır!