Gelinim oğluma ihanet etti—ondan sonra bir başka insana dönüştü.
Onu bu dipsiz kuyudan nasıl çıkaracağımı bilmiyorum. Yardım edememenin çaresizliğiyle yüreğim paramparça olurken ne yapacağımı da bilmiyorum.
Oğlum, Emre, gerçek ve sağlam bir aşkın meyvesiydi. Ona her şeyimizi verdik: gençliğimizi, umutlarımızı, zamanımızı. Onu dürüst, iyi yürekli, çevresine duyarlı biri olarak yetiştirdik. Tek dileğimiz, büyüyüp güzel bir kız bulması, yuva kurması ve bize torunlar vermesiydi. Küçük, sıradan bir mutluluk, hepsi bu.
Ama hiçbir şey planladığımız gibi gitmedi.
Üç yıl önce, Emre daha henüz on dokuz yaşındayken, ona neredeyse abla olabilecek yaşta bir kadınla ilişkiye girdi. Boşanmış, bir çocuklu, karmaşık bir geçmişi ve sonradan anladığımız kadarıyla daha da karmaşık bir karakteri vardı.
Şimdi bile oğlumun bana “Anne, umutlanma, mucize olmayacak” dediği o anı düşündükçe içim sızlıyor. Kadının çocuk sahibi olamayacağını öğrendiğimde dünya başıma yıkıldı.
Evin içinde çaresizce dolaştım, hıçkıra hıçkıra ağladım, kocamdan Emre’yle konuşmasını yalvararak istedim. O ise sessizce sigara üstüne sigara yaktı. Sonunda, “Karşı çıkarsak onu kaybederiz” dedi. Boyun eğdik. Ana yüreğimi bastırdım, oğlumun hatırına o kadını kabul ettim.
Ama o kadar kurnaz çıktı ki… Gözü açık, hilekâr. Defalarca başkalarıyla flört ederken yakaladım, şüpheli telefon konuşmalarına kulak misafiri oldum, sebepsiz kayboluşlarını fark ettim. Ama Emre’nin önünde hep tatlı, uysal bir tavır takındı, ona gülümsedi, yanağını okşadı. Ve o ona inandı. Bana değil, ona. Kendi annesine değil, ama ona…
Bir gün kocamla birlikte komşu şehirdeki dostlarımızı ziyarete gidecektik. Otogarda beklerken biletleri unuttuğumu fark ettim. Eve koşarak döndüm. Kapının önünde yabancı bir araba gördüm.
Zili çalmadım. Çantamda anahtarlar vardı, sessizce içeri girdim. Sanki kalbim orada korkunç bir şey bulacağımı biliyordu.
Yatak odasında, bizim yatağımızda onu gördüm. Daha bir hafta önce hapisten çıktığını öğrendiğim, mahallenin “Keşke çıkmasaydı” dediği bir adamla… Onu eve, oğlumun yaşadığı yere getirmişti. Donup kaldım.
Eğer sadece anlatsaydım, Emre bana inanmayacaktı. Bu yüzden yalan söyledim. Çalıştığı kahve dükkânına aradım, “Kapıdayım, anahtarı unuttum, gelip aç” dedim. Kendi gözleriyle görsün istedim; karısı dediği kadının aslında neye dönüştüğünü…
Hızlıca geldi. Kapıyı açtı, içeri girdi ve… her şey bitti. Ne bağırdı ne küfretti. Sadece kızardı, yere çöktü ve ağladı. Bir çocuk gibi… Kucağımda salladığım o küçük oğlum gibi. Tek kelime: “Niye?..” diyordu.
O günden beri aynı Emre değil. Bir gölge. Gülmüyor, şaka yapmıyor, konuşmuyor. Sanki suyun altında yürüyor. Kadın hâlâ onunla yaşıyor. Aynı şekilde sırıtıyor, aynı şekilde yalan söylüyor, hiçbir şey olmamış gibi davranıyor. O ise yavaşça ölüyor…
Bazen düşünüyorum; belki de gözlerini açmakla hata ettim? Belki yalanla yaşasa daha iyi olurdu? Ama sonra hatırlıyorum; kimse böyle bir ihaneti hak etmez. Acı çekiyor, ama en azından gerçeği biliyor. Zor, ama dürüst. Çünkü ihanete uğrayıp bunu bilmemek… işte asıl korkunç olan o.
Şimdi tek istediğim, oğlumun yeniden yaşamaya başlaması. Bırakabilmesi. Gerçek birini bulabilmesi. Çünkü o iyi, temiz, değerli biri. Onu, kirli ruhlu bir kadının yüreğini çiğnemesini izlemek için büyütmedim ben.




