Pişmanlık Geldi

**Pişmanlık Geldi**

Ayşegül, yaratıcı ruhlu, hayal gücü kuvvetli bir kadındı. El attığı her iş, ilgi çekici ve güzel olurdu. Üstelik iyi yürekli, sessiz, mütevazı ve herkes için vazgeçilmezdi. Köy okulunda ilkokul öğretmeni olarak çalışıyordu.

Öğrencileri, velileri, hatta diğer öğretmenler bile onu severdi. Bir öğretmen hastalandığında, ikinci vardiyada bile olsa hemen yerine geçerdi.

“Ayşegül Hanım, problemi çözemedim,” diyordu öğrencisi Murat.

“Biraz düşündün mü hiç?” diye sorardı Ayşegül. Biliyordu ki Murat düşünmek istemez, sadece bir yerden kopya çekmek isterdi. Eğer arkadaşları vermezse, hemen ona koşardı.

Sabırla anlatırdı ta ki Murat anlayana kadar. Anladığında ise sevinirdi.

“Vay canına, meğer ne kadar kolaymış.”

Ayşegül, yetimhanede büyümüş, sonra öğretmen okuluna gitmişti. Küçük bir bebekken yetimhanenin kapısına bırakılmıştı. Adını hemşire koymuştu, bu ismi sevmişti; baba adını ise aklına ilk geleni söylemişlerdi. Tüm yetimler gibi o da sabretmeyi ve sessizce katlanmayı öğrenmişti. Kime şikayet edecekti ki?

Ana baba sevgisi görmemişti ama kendi ailesini, çocuklarını istiyordu. Biliyordu ki sevgiyi kocasına ve çocuklarına verecekti. Öyle bir adam bulacağını ve birbirleri için yaşayacaklarını hayal ederdi.

Ama kaderi ona Mehmet’i çıkardı, köyün kamyon şoförünü. Genç öğretmenin dikkatini çekmişti, o da bir yuva kurmak, kadınlık mutluluğunun bir damlasını tatmak istiyordu. Mehmet bir gün onu durdurdu.

“Ayşegül, uzun zamandır seni izliyorum. Becerikli bir kızsın. Benimle evlen. Lafı dolandırmayı, çiçek vermeyi bilmem, böyleyim işte. Senden büyüğüm ama önemli değil. Evim büyük. Anne babamı erken kaybettim, tek başıma yaşıyorum. Bir ev hanımı istiyorum,” dedi ciddiyetle.

Elbette Ayşegül de tüm kadınlar gibi romantizm hayal ederdi. Sevgilisinin bir dizinin üstüne çöküp ona yüzük uzatmasını, evlenme teklif etmesini isterdi. Ama burada her şey basitti: “Gel ve yaşa.”

“Peki Mehmet, teklifini kabul ediyorum,” dedi ve kısa süre sonra küçük bir düğünle kocasının evine yerleşti.

Gerçi düğünden önce bazıları onu bu adımdan vazgeçirmeye çalışmıştı.

“Ayşegül, iyi düşün. Mehmet senin istediğin adam değil. Sen ince ruhlusun, yaratıcısın, o ise sıradan bir adam. Farklısınız.”

Köylülerin bildiği kadarıyla Mehmet hep içine kapanıktı. Ama çalışkandı, işverenleri ondan hep iyi bahsederdi. Kendi halinde, hiç sosyal biri değildi. Ayşegül’ü beğenmişti çünkü güzel, uzun saçlı ve başına doladığı örgüsüyle eski usul bir kadındı. Yeşilimsi gözleri vardı, sessiz ve utangaçtı. İşte Mehmet de böyle bir eş istiyordu.

Ayşegül, ilk günden mükemmel bir ev hanımı olduğunu gösterdi. Ev işlerini yetiştirir, lezzetli yemekler yapar, avluyu tertemiz tutardı. Kocası onun biraz tuhaf olduğunu fark etmişti: bazen şiir okurdu, bazen temizlik yaparken şarkı söylerdi, her şey onu mutlu ederdi. Ama Mehmet bu incelikleri anlamazdı, onun aklı böyle şeylere çalışmazdı. Akşamları diziler izler, örgü örer, küçük bir şeyler yapıp komşulara hediye ederdi.

Ayşegül düşünürdü:

“Niye Mehmet’le bir çocuğumuz olmuyor? Ne kadar zamandır yaşıyoruz… Artık olsa gerek. Çocuklar lazım, mirasçılar, herkesin olduğu gibi bizim de olmalı.”

Mehmet de mirasçıları düşünüyordu. Karısının gün geçtikçe üzgünleştiğini, yüzündeki gülümsemenin azaldığını görüyordu.

“Ayşegül üzülüyor, hamile kalamadığı için. Köşeye ikonlar astı, duyuyorum, dua ediyor, Allah’tan çocuk istiyor,” diye geçirirdi içinden karısının fısıltılarını duyduğunda.

Mehmet’in kendisi hiçbir şeye inanmazdı ama karısına da engel olmazdı.

“İkonları assın. Dua etsin. Bana ne? Ben inanmıyorum, o inanıyor, onun bileceği iş. Kötü bir şey değil, her evde ikon var. Çoğu kadın camiye de gider.”

Karısı olarak Ayşegül Mehmet’e uygundu. Sessiz, uysal, başkalarıyla fazla samimi değildi, köylüler çocuklarını iyi yetiştirdiği için ona saygı duyardı. Yalnız bir gün Mehmet eve geldiğinde avluda bir keçi, sonra da izinsiz tavuklar gördü.

“Peki,” diye geçirdi içinden, “sonuçta bunlar ev için, hane için. Herkesin avlusunda hayvan var.”

Ama bir gün işten döndüğünde avluda minik bir yavru köpek görünce dayanamadı, suratını ekşiterek sordu:

“Ayşe, bu da neyin nesi? Bize köpek yavruları mı eksikti? Sonra bir sürü yavru doğurur, köpekler çok ürer.”

“Mehmetim, daha çok küçük, kapımıza geldi. Bırak yaşasın. Bir kase çorbadan bize ne olacak? Bak, herkesin avlusunda bir bekçi köpeği var, bize de lazım, havlasın da yabancı gelirse anlarız.”

Kocasını ikna etti, kabul etti. Bırak yaşasın, siyah tüylü, biraz da kabarık bir köpekti.

“Adını Karabaş koyalım. Büyüyünce akıllı olur, şimdiden çok zeki.”

Mehmet avluya Karabaş için bir kulübe bile yaptı, zamanla ona alıştı, sever, besler, zinciri dolaştığında çö

Rate article
Lifequest
Pişmanlık Geldi