“Uzanmak istiyorum, çocuklarla oturmak kadın işi!” dedi adam ve gözlerini kapattı. Ancak iki saat sonra bu sözlerinden derinden pişman oldu.
Şöyle bir sahne hayal edin: Bu Antalya tatilini iple çekiyordum, adeta can simidi gibiydi. Son altı aydır işte deli gibi çalışıyordum. Eve bitkin düşmüş halde geliyordum, ardından ikinci vardiyam başlıyordu: ödevler, akşam yemekleri, okul defterlerini kontrol etmek.
Bu oteli bulan ben oldum, uygun uçak biletlerini kapan ben oldum, altı yaşındaki oğlumuz Alper’in peluş ayıcığını ve dokuz yaşındaki kızımız Elif’in tabletinin powerbank’ini unutmadan üç valiz hazırlayan da ben oldum. “Aile Tatili” operasyonunun beyin takımı bendim.
Nihayet geldik. Deniz, güneş, çocukların sevinç çığlıkları… Mutluluk işte bu, diye düşündüm, rahat bir nefes alabilirim. Ancak kocam Murat’ın bu konuda farklı bir fikri vardı.
Zafer kazanmış edasıyla şezlonga uzandı, güneş gözlüklerini taktı, telefonuna daldı ve adeta kış uykusuna yattı. Tek işlevi, ara sıra dönüp bronzlaşmasını eşitlemekti.
Tabii çocuklar enerji dolu varlıklar. Tüm o “anne, ver”, “anne, hadi gidelim”, “anne, bak” lafları sadece bana geliyordu. Murat, işi yokmuş gibi davranıyordu. Kısacası, ikinci gün fark ettim ki tatilim, sadece daha sıcak bir iklimde yapılan bir iş seyahatine dönüşüyordu.
Bir gün, otelin duvarında bir spa salonunun broşürünü gördüm: “İki saatlik cennet: Çikolatalı wrap ve rahatlatıcı masaj.” Kızlar, sadece düşüncesiyle neredeyse sandalyeden düşüyordum. Çikolatanın kokusunu hissettim. Bu bir işaretti! Bunu hak etmiştim.
Uyuklayan kocamın yanına gidip en tatlı sesimle, “Murat, çocuklarla birkaç saat ilgilenir misin? Masaja gitmek istiyorum. Sadece göz kulak ol,” diye rica ettim.
Tembelce bir gözünü açtı ve beni içime işleyen o cümleyi söyledi:
“Ayşe, ciddi misin? Çocuklarla ilgilenmek kadın işi! Ben tatildeyim, buraya gelmek için bütün yıl çalıştım. Rahat rahat uzanmak istiyorum.”
Dedi ve konuşmanın bittiğini göstermek istercesine gözlerini tekrar kapattı.
Kırıcı mı? Hem de nasıl! Ben de bütün yıl tükenene kadar çalıştım! Önünde durdum, kafamda volkanik bir dalga patlıyordu: sıcak, şiddetli, durdurulamaz. Ama bağırmadım, el kol hareketleri yapmadım ya da ağlamadım. Ne faydası olurdu ki?
Gözüm animasyon ekibine takıldı. Renkli kıyafetler, bandanalar, kulaklara kadar uzanan gülümsemelerle tam bir korsan grubu. İşte o anda parlak bir fikir geldi aklıma—biraz cüretkar, biraz macera ruhlu ama kesinlikle hak edilmiş bir plan.
Karar anıydı. En büyüleyici gülümsememle korsan kıyafetli animatörlere yaklaştım. “Merhaba!” dedim tatlı bir sesle. “Size özel bir ricam var. Şu şezlongdaki adamı görüyor musunuz? O benim kocam. Bugün onun gönlündeki mesleğin günü—ruhu bir kaptana ait ama çok utangaç.” Yalan söylerken yüzüm kızarmıyordu bile. Animatörler merakla Murat’a baktı. “Ona bir sürpriz yapmak istiyorum. Bugünkü maceranızın baş kahramanı olarak onu seçerseniz harika olur.”
İkna olmaları için birine sessizce bir banknot sıkıştırdım. Gözleri parladı. “Tamamdır!” dedi, korsan selamı vererek. “Kaptanınız unutulmaz bir an yaşayacak!”
Şezlonga döndüm, kendimi bir strateji dehası gibi hissettim ve gösterinin başlamasını bekledim. Birkaç dakika sonra, kocamın uyuduğu şezlonga renkli bir ekip geldi.
Mikrofonu kapan animatör, tüm otelin duyacağı şekilde anons etti: “Dikkat dikkat! En cesur, en zeki, en gözüpek kaptanı arıyorduk—ve bulduk! Lütfen alkışlayın, baba Murat’ı!”
O anki manzarayı görmeliydiniz! Murat zıplayarak uyandı, gözleri faltaşı gibi açılmıştı. Çocuklar, Elif ve Alper, “Yaşasın! Babam kaptan oldu!” diye bağırıyor, başına bir bandana geçiriyorlardı. Murat, “Yanlış anladınız, ben sadece dinleniyordum,” demeye çalıştı ama artık çok geçti. Animatör bana göz kırptı, Murat’ın omzuna vurdu: “Haydi kaptan, hazine bekliyor!”
Tüm otelin önünde reddetmek ayıp olurdu.
Ben ise spa salonunun kapısında, beyaz bir bornozun içinde, ona el sallayarak çikolata kaplı bir dünyaya adım attım.
Murat görevini layıkıyla yerine getirdi: koştu, bilmeceleri çözdü, hazineyi buldu. Yorulmuş, terlemiş ama mutlu bir şekilde çocukların hayran bakışları arasında döndü.
Akşam, masumane sordum: “Eee kaptan, nasıl geçti macera?” Mırıldanarak bir şeyler söyledi. Yanına oturdum, dağınık saçlarını okşayarak fır




