Kocası Onu ‘Hiç’ Diye Adlandırdı, Ama Bir Yıl Sonra Karşılığını Aldı…

Bir zamanlar, bir adam onu metresinin yanında “hiç kimse” diye çağırmıştı. Ama bir yıl sonra, karısı ona layık olduğu cevabı verdi…

“Hanımefendi, iyi misiniz?” diyen şefkatli bir erkek sesi, onu düşüncelerinden çekip çıkardı. Gözlerini, yabancıya doğru kaldırdığında, gözyaşlarına hakim olamadı ve hıçkırarak ağlamaya başladı. Artık kimseyi umursamıyordu, sokak ortasında avaz avaz ağlıyordu.

Leyla, son ne zaman beş saatten fazla uyuduğunu bile hatırlamıyordu. Günleri şafaktan önce başlar, gece yarısına kadar sürerdi. Kocaman bir evin temizliği, üç erkek için yemek (kocası, oğlu, yatalak kayınpederi), çamaşırlar, ütüler… Akşamları ise ofis binasında yerleri silmek için ikinci vardiya. Kendine ayıracak vakti yoktu.

Başlangıçta böyle değildi, yavaş yavaş böyle olmuştu. Önce, alt kattaki kayınvalidesi sık sık “bir çay içmeye” gelmeye başladı, ardında kirli bulaşıklar ve nasihatler bırakarak. Sonra kocası, ev işlerinin yalnızca kadınların görevi olduğuna karar verdi.

Oğlu, çoktan büyümüş olmasına rağmen, bu oyunun kurallarını çabucak öğrenmişti. İş yerindeki patron bile, hasta mesai arkadaşlarının işlerini ona yıkmaktan çekinmiyor, “Beğenmiyorsan kapıda sıra var” diye ima ediyordu. Leyla sessizce başını sallayıp işini yapıyordu.

Evlenmeden önce, harika bir pastacıydı. Pastaları herkesi hayran bırakırdı. Ama bitmek bilmeyen aile sorunları, kayınpederin hastalığı, sürekli para sıkıntısı onu sevdiği işten uzaklaştırmış, ağır ve minnetsiz işlerde çalışmaya mecbur bırakmıştı.

Kızı çoktan büyümüş, evlenmiş ve yurtdışına yerleşmişti. Ondan yardım beklemiyordu, sadece uzaktan mutluluğuna seviniyordu.

Yorgunluk, onun ikinci adı olmuştu. Her gece yatağa düşer, ağır bir uykuya dalar, birkaç saat sonra aynı çılgınlığa yeniden başlardı. Böyle bir hayatın bedeli ağır oldu.

Kendine bakmayı çoktan bırakmıştı. Fazla kiloları, kocasının alaycı bir şekilde “ayı gibi” dediği o görüntü, solgun saçları, eski püskü sabahlığı ve hep yorgun, bitkin yüzü.

Leyla, kendini çoktan unutmuştu. Ne zaman sonra güzel bir şey aldığını hatırlamıyordu. Kocası Serhat ise artık ona sadece ilgisiz değil, gizlenemeyen bir tiksintiyle bakıyordu.

Onun küçümseyici sözleri giderek artıyordu. Geçenlerde “Olimpiyat ayısı” diye alay etmişti. Artık sık sık akşamları kayboluyor, sabaha karşı eve geliyor, boş bakışlarla ve başka birinin parfüm kokusuyla.

Kayınvalidesi ise bu resmi tamamlıyordu. Zehir gibi fısıltıları, oğluna “beceriksiz gelin” diye şikayetleri artık günlük bir işkenceydi. Bankta otururken, sinsi bakışlarını sırtında hissediyor, komşulara dedikodu yaptığını duyuyordu.

Canı sıkılıyordu, ama kavga edecek gücü yoktu. Her geçen gün, bir kadın, bir insan değil, sadece görünmez bir işlev gibi hissediyordu—başkalarının ihtiyaçlarını karşılayan sessiz bir makine.

“Leyla, kendine bir bak!” diye haykırmıştı bir gün eski bir arkadaşı ona rastladığında. “Bırak şunları, kendine zaman ayır!”

“Yapamam, Özlem. Aile her şeyden önce gelir,” diye mırıldanmıştı Leyla, gözlerini kaçırarak. Ama arkadaşının sözleri yüreğine işlemişti.

Son patlama aniden ve korkunç geldi. Aşırı yorgunluk onu alt etmişti—otobüste uyuyakalmış, durağı kaçırmıştı. Bilmediği bir semtte inmiş, kafelerle dolu hareketli bir sokaktan geçiyordu.

Sonra donup kaldı. Bir kafede, Serhat oturuyordu. Parlak, bakımlı bir sarışını kollarına almıştı. O elbise, muhtemelen Leyla’nın üç aylık maaşı kadar pahalıydı.

Etrafındaki dünya griye döndü. Göğsüne bir buz halkası oturmuş gibiydi, kulaklarında çınlıyordu… Son bir gayretle yanlarına gitti.

“Serhat?”

Döndü. Yüzünde bir anlık korku belirdi, sonra sinire dönüştü. Sarışın, Leyla’yı tepeden tırnağa süzdü.

“Canım, bu kim?” diye nazlı bir sesle sordu.

Serhat, Leyla’nın gözlerine bakmadan, zoraki bir cevap verdi:

“Önemli biri değil. İş yerinden birisi.”

“İş yerinden.” Karısı değil, çocuğunun annesi değil, sadece “iş yerinden biri.” Onu utandırmıştı. Bu resimden tiksinmişti. Bu, bir tokat kadar acıtmıştı. Yılların birikmiş acısı, aşağılanma, fedakarlıklar, kimsenin fark etmediği çabalar—hepsi bir anda üzerine çökmüştü.

Arkasını döndü, yürüdü. Yolun nereye gittiğini bile görmüyordu. Göğsünde taş gibi bir ağırlık vardı. Kafasında tek bir cümle yankılanıyordu: “İş yerinden… iş yerinden…”

“Hanımefendi, iyi misiniz?” diyen bir ses onu yeniden dünyaya çağırdı. Gözyaşları içinde yabancıya baktı—ve yeniden hıçkırarak ağlamaya başladı. Artık ihanet için ağlamıyordu. Kaybolmuş hayatı, yıkılmış hayalleri, artık var olmayan o eski Leyla için ağlıyordu.

Eve döndüğünde, bir rüyadaymış gibiydi. Kayınvalidesinin tıslamalarını duymadan geçti. Anahtarıyla kapıyı açtı.

“Anne, mavi çoraplarımı yıkadın mı? Dolaba koydun mu?” diye seslendi 25 yaşındaki oğlu.

Rate article
Lifequest
Kocası Onu ‘Hiç’ Diye Adlandırdı, Ama Bir Yıl Sonra Karşılığını Aldı…