55 Yaşında Anladım: Boş Ev Değil, İçinde İstenmediğin Dolu Ev Korkunç

Beş buçukta anladım ki asıl korkunç olan boş bir ev değil, içi seni istemeyen insanlarla dolu bir evmiş.

“Yine yanlış ekmeği almışsın,” gelinim Elif’in sesi mutfakta çınladı, poşetleri boşaltırken. “Mayasız diye kaç kere söyledim?”

Gösterişli bir şekilde getirdiğim ekmeği aldı, sanki zehirli bir tırtılmış gibi evirip çevirdi.

“Unuttum Elif, kusura bakma. Koşturmaktan kafam uçtu.”

“Hep öyle yapıyorsun, Ayşe Teyze. Biz bunu yiyeceğiz. Kerem’in alerjisi olabilir.”

Ekmeği tezgâha bıraktı, çöpe atmadığı için bana iyilik yapmış gibi bakarak.

Boğazıma düğümlenen yumruğu yuttum. Torunum Kerem altı yaşında ve hayatında hiç ekmek alerjisi olmadı.

Oğlum Ozan odaya girdi.

“Anne, mavi süveterimi gördün mü?”

“Gördüm Ozan’ım. Çamaşırda, dün…”

“Niye yıkadın ki?” Sözümü bile kesmişti. “Tam da onu giyecektim! Yaa, anne!”

Odadan çıkarken bıraktığı o sinirli “yaa, anne” son zamanlarda tokat gibi yüzüme çarpıyordu. Onun eşyasını yıkamış, özen göstermiştim. Yine suçlu ben çıkmıştım.

Yavaşça odama doğru ilerledim, salondan geçerken Elif’in telefonda “kaynana yine iş çıkarıyor” dediğini duydum. Telefondaki kahkahalar, onun sivri sözleri kadar batıyordu.

Odam, bu bir zamanlar sıcak evin tek güvenli köşesiydi. Şimdi ise kovan gibi uğulduyordu.

Söylenmeler, çocuk çığlıkları, kapanmayan televizyon, kapı gıcırtıları. Gürültü, kalabalık. Ve çıldırtan bir yalnızlık.

Yatağın kenarına oturdum. Hep yalnız kalmaktan korkmuştum. Çocuklarım büyüyüp gider de bomboş odalarda otururum diye. Ne kadar da aptalmışım.

Beş buçukta anladım ki asıl korkunç olan boş bir ev değil, içi seni istemeyen insanlarla dolu bir evmiş.

Sen onlar için bedava bir eklentisin. Sürekli arıza yapan bir işlev. Getir, götür, yıka—ama sadece dedikleri gibi. Bir adım sağa, bir adım sola—zaten ayak altındasın, rahatsızsın, engelsin.

Akşam bir şans daha verdim. Ozan laptopun başında asık suratla oturuyordu.

“Ozan, konuşabilir miyiz?”

“Anne, meşgulüm görmüyor musun?” Ondan bile bakmadan.

“Sadece şey yapmak istemiştim…”

“Sonra konuşuruz, tamam mı?”

Ama o “sonra” asla gelmedi. Onların Elif’le kendi hayatları, planları, sohbetleri vardı. Ben ise… fon gibiydim. Eskimiş bir kanepe ya da sıkıcı bir lamba. Varmış gibi ama yokmuş gibi.

Kapı çalındı. Kerem’di.

“Nine, kitap oku,” diyerek bana bir kitap uzattı.

Kalp atışlarım hızlandı. İşte benim küçük ışığım. Tek…

“Kerem!” Elif kapıda belirdi. “Dedim sana nineni rahatsız etme diye! Hadi, tablet vakti geçiyor.”

Kitabı aldı, elinden tutup götürdü.

Ben kapıya bakakaldım. Ve o an anladım: Artık fon olamam. Bir şeyler değişmeli. Yoksa bu evin duvarlarında bir gölge gibi eriyip gideceğim.

Kararım hemen gelmedi. Birkaç gün bulaşık yıkarken, alışverişe giderken, küçük iğneleri yutarken olgunlaştı.

Son damla, çöpe attıkları neredeyse dolu pilav tenceresini gördüğümde oldu—”çok yağlı, diyetteyiz.”

Küçük adımlarla başlamaya karar verdim. Kendi alanımla.

Cumartesi sabahı, herkes uyurken, dolaptan rahmetli eşimin eşyalarını çıkardım. Kitaplarını, aletlerini, eski fotoğraflarını. Salonun ortasına, büyük masanın üstüne serdim. Bir anı köşesi yapacaktım, portresini asacaktım.

İlk inen Elif oldu. Kapıda donup kaldı, böcek görmüş gibi.

“Bu da ne?”

“Günaydın Elif. Eşyaları ayıklıyorum.”

“Belli. Bunu odanda yapamaz mısın? Bütün salonu doldurmuşsun. Üstelik bugün misafirimiz var.”

“Bu benim salonum da,” diye cevap verdim sakin ama kararlı. Kendim bile bu ses tonuma şaşırmıştım. “Ve bu eşyalar kayınbabana, Ozan’ın babasına ait.”

Elif, küçümseyerek mutfağa yöneldi, çaydanlığı gürültüyle koydu. On dakika sonra Ozan da geldi—kahve kokusu ve annesinin “isyanı” onu çekmişti.

“Anne, bu evin içinde ne yapıyorsun? Elif diyor ki…”

“Babanın portresini, şu duvara asmak istiyorum.”

“Oraya mı?” Duvarı sonra beni süzdü. “Aklını mı yitirdin? Burası modern dekor. Ne portresi? Elif zaten tasarım bir ayna buldu.”

“Oğlum, bu benim evim.”

“Hah, başladı,” gözlerini devirdi. “Senin ‘benim evim’ lafın. Biz de burada yaşıyoruz! Üstelik yeniledik!”

“Yenilemek” dediği, mutfak duvarına sürülen salata yeşili boyaydı sadece.

“Ben de bu evin bir yuva olarak kalmasını istiyorum. Moda aynalı bir geçiş yok.”

Akşam birlikte geldiler. Yüzleri gergindi. Karşıma oturdular.

“Anne, düşündük de,” Ozan yumuşak bir sesle başladı. “Bu ev hepimiz için fazla büyük. Faturalar uçuyor, temizliği zor.”

Elif sözü aldı, gözlerimin içine bakarak:

“Evet, Ayşe Teyze. Sizin iyiliğinizi düşünüyoruz. Ozan’la ben taşınınca tek başınıza zorlanırsınız.”

Sırtıma soğuk bir ter yayıldı.

“Nereye taşınacaksınız?”

“Bu evi satıyoruz,” dedi Ozan. “Kendimize yeni bir daire alacağız. Size de bir stüdyo. Küçük ama şirin.”

Oğlumla gelinine

Rate article
Lifequest
55 Yaşında Anladım: Boş Ev Değil, İçinde İstenmediğin Dolu Ev Korkunç