Sahibi, İşe Aldığı Kadının Kameralarda Gördüğüne İnanamadı!

Güneş, dev bir kızgın disk gibi, çok katlı apartmanların arkasına yavaşça batarken gökyüzünü al, altın ve bal rengi tonlara boyuyordu. Hava sonbaharın kokusuyla doluydu—ıslak yapraklar, bacalardan tüten duman ve sokak büfelerinden gelen uzak bir kahve aroması. İnsanlar evlerine koşuyor, gülüyor, sarılıyor, yaşıyorlardı. Ve Selim, yalnız, unutulmuş zamanların bir anıtı gibi, boş arsaya bakıyordu, sanki kendi gençliğinin mezarına bakıyor gibiydi.

Elleri, İtalyan markası yünlü ceketinin ceplerinde, kalın yün eldivenlere rağmen buz gibiydi. Sıcağı hissetmiyordu, zamanı hissetmiyordu, etrafındaki şehri hissetmiyordu. Geriye kalan tek şey göğsünde zonklayan bir ağrı ve eski bir film şeridi gibi gözlerinin önüne gelen geçmiş anlarıydı.

Önünde, paslı telle çevrili boş arsada, bir zamanlar müziğin yankılandığı, çiftlerin ritimle döndüğü, ilk aşkların doğduğu, yıldızlar altında ilk kez bir kızı öptüğü yer duruyordu. Dans pisti. Onun dans pisti. Bir zamanlar gençlik, özgürlük, umut kokan yer. Şimdi sadece yabani otlar, pas ve rüzgarla kesilen bir sessizlik vardı.

Bu yer onun için hem kutsal hem de lanetliydi. Burada mutlu olmuştu. Burada hayal kurmuştu. Burada her şeyi yapabileceğini ilk kez hissetmişti. Şimdi, çitin ardında dururken, ruhunun da bu boş arsa gibi yabani otlarla, hayal kırıklıklarıyla, yalnızlıkla kaplandığını hissediyordu.

Düşünceleri, bir saat önce olanlara döndü. İdil. Onun yıldızı. Onun kabusu. Onun hatası.

Ofis loft tarzı döşenmişti—tuğla duvarlar, sıcak ışık, deri koltuk, nadir viskilerle dolu bir bar. Ama hava buz gibiydi. İdil odanın ortasında, mermer ve zehirden yapılmış bir heykel gibi duruyordu. Bedeni—yılların antrenmanıyla şekillenmiş mükemmellik, bakışları çelik gibi soğuk. Ona bakıyordu, sanki o bir hiçmiş, çöp, atılması gereken bir şeymiş gibi.

“Benimle böyle konuşmaya hakkın yok,” tısladı, sesi bir bıçak gibi kesiyordu. “Mekânının yüzü benim. Bensiz sen bir hiçsin.”

Selim pencerede, ona sırtını dönmüş duruyordu. Dönmedi. Onun küstah maskesini görmek istemiyordu. Gerçeği biliyordu: evet, iyi dans ediyordu. Çok iyi. Ama ruhsuz yetenek sadece bir gösteriydi. O artık insanlar için dans etmiyordu. Kendi için ediyordu. Şöhret için. Onu kendi malı sanan hayranları için.

“Aramızda hiçbir şey olmadı, İdil,” dedi sakin bir sesle, fırtına öncesi gölün yüzeyi gibi. “Ve olmayacak. Sana minnettarım. Yılların için, müşterilerin için, gerçekten en iyi olduğun için. Ama öğrenmeyi bıraktın. Talep etmeye başladın, teklif etmeyi bıraktın. Dünyanın senin etrafında döndüğünü sanıyorsun. Bu son.”

Masanın üzerine kalın bir zarf bıraktı. Ağır. İçinde bir yıllık maaşından fazla para vardı. Bu bir intikam değildi. Bir veda jestiydi. Onun yeteneğine saygıydı. Ama karakterine değil.

İdil zarfı bile göz ucuyla süzmedi.

“Sözlerini geri al,” tısladı. “Gidiyorum. Ve senin imparatorluğun çökecek. İnsanlar benim için geliyordu. Bir ay sonra boş salonda, kimin seni başarılı yaptığını anlamayan yaşlı bir aptal gibi oturacaksın.”

Selim sonunda döndü. Gözlerinde ne kızgınlık ne de pişmanlık vardı. Sadece yorgunluk. Ve tam bir kararlılık.

“İşine son veriyorum,” dedi. “Kanuna göre iki haftalık süren var. Yöneticin hesaplarını yapacak. Bol şans.”

Arkasına bakmadan çıktı. Araba kapının önünde bekliyordu. İçine bindi, müziği açtı—hafif, klasik—ve sadece sürdü. Amacı yoktu. Planı yoktu. Sadece yol. Ve zihninde şarapnel parçaları gibi düşünceler uçuşuyordu.

Bir saat sonra oradaydı. O çitin önünde. Gençliğinin önünde. Acısının önünde.

Ertesi sabah başı gürültüyle uyandı, sanki içinde bir fırtına kopmuştu. Selim, dün bir şeyler kaybettiğini hissederek gözlerini açtı. Ama işini değil. Bir kadını değil. Kendini. Ve içinde bir çağrı gibi, oraya dönmesi gerektiğini anladı. O topraklara. Bir zamanlar güldüğü, dans ettiği, âşık olduğu yere.

Bagajda paslı ama sağlam bir levye buldu. Boş arsaya gitti. Teli çekti, aralıktan geçti—sanki geçmişe girmiş gibiydi.

Mekân onu sessizlikle karşıladı. Rüzgâr kuru yaprakları hışırdatıyordu, sanki unutulmuş bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Eski ahşap sahne, hayattan yorulmuş bir dede gibi eğilmişti. Kapılar çivilenmiş, pencereler karanlık boşluklardı. Biri kırıktı.

İçeri baktı. Yarım karanlık. Toz. Örümcek ağları. Kırık sandalyeler, paslı çiviler, zamanla solmuş afişler.

Yine de girdi. İstediği için değil. İçeride bir şeyin onu beklediğini hissettiği için. Belki bir cevap. Belki affedilme.

Üç adım attı. Çürümüş zemin çıtırdadı—ve çöktü.

Düşüş bir saniye sürdü. Ama o saniyede düşündü: “İşte bu kadar. Son. Neden? Gururum yüzünden mi? Yalnızlığım yüzünden mi? Kim olduğumu unuttuğum için mi?”

Moloz ve tahtaların üzerine düştü. Böğrü ağrıyordu,

Rate article
Lifequest
Sahibi, İşe Aldığı Kadının Kameralarda Gördüğüne İnanamadı!