Kızım ve torunum bana “geçici olarak” taşınmışlardı, ama bir gün onları hangi huzurevine bırakacaklarını konuşurlarken duydum.
Ayşe ile Mehmet’in taşınması, yıllardır sessiz sakin akan hayatıma düşen bir afet gibi oldu. Kapımda valizler, kutular ve kızımın suçlu gülümsemesiyle belirdiler.
“Anneciğim, çok kalmayacağız,” diye cıvıldadı Ayşe, Mehmet ise koridora devasa bir hoparlörü sürükleyerek içeri girdi. “Evde tadilat var, işçiler falan… Anlarsın ya. Bir ay, en fazla iki.”
Anladım. Bu yüzden kenara çekilip yol verdim. Eskiden ferah gelen iki odalı dairem, gözlerimin önünde küçülüyordu.
Önce salon elden gitti. Genç odasına döndü: kanepeye atılmış kıyafetler, masanın bacaklarına dolanan kablolar, bilgisayarın sürekli vızıltısı.
Yıllardır baktığım menekşelerim mutfağa sürülmüştü, çünkü “Anne, burada yeterli ışık yok, Mehmet’in monitörüne yer lazım.”
Sonra mutfağa sıra geldi. Ayşe hevesle kendi düzenini kurmaya başladı.
“Bunca kavanoza ne gerek var?” diyerek dolaplarımdan ot ve baharat stoklarımı çıkardı. “Bunlar yüz yaşında, hepsini atalım! Yeni, şık kaplar alırız.”
Sormuyordu, emrediyordu. Rahmetli eşimin hediyesi olan bakır demliğim, “dekor uymuyor” diye dolaba kaldırıldı. Yerine parlak bir French press geldi.
Rahatsız etmemek için uzun yürüyüşlere çıkıyordum. Torunumun müziğini ve kızımın telaşlı tıkırtılarını duymamak için.
Döndüğümde her seferinde bir şeyler değişmiş oluyordu. Yer değiştirmiş mobilyalar, masada yeni bir örtü, komodinden kaybolan eski fotoğraf albümüm.
“Anne, onu dolaba koydum, tozlanmasın,” diyerek geçiştirdi Ayşe bakışımı görünce.
Kendi evimde misafir gibi hissediyordum. Nazik, sessiz, izin verilmiş bir misafir.
Artık dairemi tanıyamıyordum. Yabancı sesler, kokular, başka bir hayat dolmuştu içine. Benimkini yavaşça siliyordu.
Bir akşam, her zamankinden erken döndüm. Koridor ışığı yanıyor, mutfaktan fısıltılar geliyordu.
Girip selam vermek istedim, ama içimde bir şey beni durdurdu. Ayşe, telefonda birine konuşuyordu.
Karanlık koridorda donup kaldım, kulak kabarttım.
“…anlıyorum Serhat, ama en iyisini seçmeliyiz. Bakımı iyi, temiz bir yer olsun…”
Sesi alçak, adeta gizli bir planı fısıldar gibiydi. Duvara yaslandım, kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Hayır, o çok uzak. Diğeri… yorumlar pek iyi değil. İyice düşünmeliyiz. Sonuçta bir aylık değil.”
Sessizlik. Karşı tarafı dinliyordu.
“Tabii ki onun için en iyisi bu. Temiz hava, sosyalleşme… Burada tek başına solup gidiyor.”
Gözlerimi kapadım. Nefes alamıyordum.
Ayşe konuşmasını bitirdi. Mutfaktan bir şeylerin tıkırtısı geldi. Sessizce odama süzüldüm ve kapıyı usulca kapattım.
Yatağın kenarına oturdum, boşluğa bakarak. Ne ağlamak geliyordu içimden, ne de kavga çıkarmak. İçimde her şey donmuş, taş kesilmişti.
Demek tadilat bahaneydi. Bütün o “anneciğim, senin için en iyisi” lafları hazırlıktı. Benim yerime karar vermişlerdi. Sadece yer seçecekleri kalmıştı.
Hareketsiz otururken, duvarın ardında hayat devam ediyordu. Mehmet bir videoya gülüyor, Ayşe mutfakta yeni French press’inde bulaşıkları yıkarken mırıldanıyordu.
Onlar yaşıyordu. Beni ise hâlihazırda gözden çıkarmışlardı.
Ertesi sabah başka biri olarak uyandım. İçime dolan o buz gibi sakinlik gitmemişti. Giyindim ve mutfağa çıktım.
Ayşe çoktan iş başındaydı, French press’inde bir şeyler demliyordu.
“Günaydın anneciğim!” diyerek her zamanki parlak gülümsemesini yüzüne yapıştırdı. “Her zamanki gibi kahvaltı hazırlayayım mı?”
“Hayır,” diye yanıt verdim sakin bir sesle. “Bana peynirli tost yap. Ve lütfen benim demliğimi geri getir. Gerçek çay içmek istiyorum.”
Ayşe şaşkınlıkla göz kırptı. Gülümsemesi yüzünden kaydı.
“Anne, o eski demliği ne yapacaksın? Bak bu ne kadar pratik…”
“Yerine. Koy. Şimdi.” Bunu yavaşça, gözlerinin içine bakarak söyledim. Bakışımdaki bir şey onu ürpertti. Sessizce bir sandalyeye çıktı, dolaptan bakır demliğimi indirdi ve masaya koydu.
O günden sonra sessiz savaşım başladı. Artık bütün gün dışarı çıkmıyordum. Salondaki koltuğuma oturup izliyordum.
Mehmet’in kirli çoraplarını kanepenin altına atışını, Ayşe’nin yanıma girdiğimde telefon konuşmasını alçaltmasını gözlüyordum.
Yeni sessizliğimi ve dikbaşlılığımı yaşlılık huysuzluğu sanmışlardı. Bu da işime geliyordu.
Birkaç gün sonra sehpanın üstünde parlak bir broşür belirdi. “Çamlar Huzurevi: Doğayla iç içe huzurlu bir yaşam.”
Ayşe, onun kendiliğinden ortaya çıktığını ima etti.
Broşürü elime aldığımda yanı başımdaydı. Sayfaları çevirdim. Resimlerde gülümseyen yaşlılar, şirin odalar…
“Ne güzelmiş,” dedim yüksek sesle. “Burası bir tatil köyü mü?”
Ayşe tetiklendi.
“Evet anne, öyle bir şey. İşte bir tanıdık vermişti, bak ne güzel. Temiz hava, doktorlar… Belki birkaç haftalığına giders




