“Şurada güzelce doyasıya yiyeyim bari, senin tatsız tuzsuz yemeklerini değil!” diye homurdandı adam büfe masasının başında. Ama benim cevabım onun tabağında geldiğinde yüzü bembeyaz oldu.
Uzun süredir evli olanlar bilir: Erkekler iki türlüdür. Bazıları ne pişirirsen ye, hatta teşekkür bile eder. Diğerleri ise benim Cem gibi… Ona göre her yemeğim eleştirilmek için bir fırsattır.
Otuz yıllık evliliğimiz boyunca hep aynı şeyi duydum: “Çorbayı yine fazla tuzlu yapmışsın”, “Patatesler pişmemiş”, “Annemin köfteleri yumuşacık olurdu, seninkiler lastik gibi.” İşte böyle bir hazineydi benim kocam!
Dürüst olayım, bir ara ellerimin doğru düzgün iş yapmadığını düşünmeye başlamıştım. Ne yaptıysam olmadı! Yemek kitapları aldım, televizyondaki aşçılık programları izledim.
Ona kokteç kâselerinde jülyen, yılbaşında elmalı ördek, üç saat kaynattığım kara lahana çorbası yaptım. Karşılığında hep buruk bir yüz ifadesi ve rahmetli annesiyle kıyaslama…
Son yıllarda bir sorun daha çıktı. Cem’in aşırı kilo almasıyla tansiyonu fırladı, kolesterolü tavan yaptı.
Yaşlı ve sert bir doktor ona açıkça dedi ki: “Cem Bey, bir daha böyle bir kriz geçirirseniz kalkamayabilirsiniz. Kızartma yok, yağlı yok, tuzlu yok. Diyet şart!” Peki bu diyeti kim takip etti? Tabii ki ben.
Buğuda pişirdim, yağsız haşladım, tuzu tabağına koydum. Karşılığında, “Beni aç bırakıyorsun, ot yediriyorsun” diye söylendi. Sabır taşı olsa çatlar!
Tatil için “her şey dahil” bir otele gideceğimiz zaman içim rahatladı. Hem ocak başından hem eleştirilerden kurtulacağımı düşündüm. Artık istediğini yesin, görsün ki restoran yemeği her zaman ev yemeğinden iyi değilmiş. Ne kadar yanılmışım…
Tatilin ilk gününden itibaren kabusa döndü her şey. Açık büfeyi gören Cem kendini kaybetti. Yemeklerin arasında bir şahin gibi dolaştı.
Tabağı her seferinde bir mimari şahesere dönüyordu: Altında yağlı pilav, üstünde şiş kebap, yanında mayonezli salatalar, en üstte de bir dilim pizza.
Usulca hatırlattım:
“Cem, doktor ne demişti… Tansiyon… Geçen ay ne kadar kötü olmuştun, hatırlıyor musun?”
O ise elinin tersiyle savurdu: “Bırak şimdi karıcığım! Tatildeyim! Para verdim, ne istersem yerim! Senin diyet zıkkımlarından kurtulayım bari!”
Önümde oturmuş, bütün salonun duyduğu bir çatırtıyla her şeyi mideye indiriyordu. Ben ise sessizce salata yapraklarıyla oynuyor, kocama bakıcılık yapıyormuş gibi hissediyordum. Hem gülünesi hem acıklı bir durumdu.
Günler böyle geçti. O yedi, ben sustum. Aşçıları övdü, ben sustum. Telefonda oğluna “bütün senelerin açlığını çıkarıyorum” diye anlattı, ben dişlerimi sıktım. Ama bir akşam sabrım tükendi.
Akşam yemeğindeydik. Ben biraz sebze ve tavuk göğsü almıştım. Cem her zamanki gibi mide bulandıran bir yemek dağıyla döndü.
Yağlı kuzu etini yerken gözlerini devirdi, ağzı doluyla homurdandı:
“İşte buna yemek derim! Lezzetli, baharatlı, gerçek yemek! En azından burada doğru düzgün yiyorum, senin tatsız lapanı değil!”
Kızlar, çatalı elimden düşürecektim neredeyse. Otuz yıllık emeğim, özverim, diyetler… karşılığı “lapa”!
Yılların birikmiş öfkesi bir dalga gibi yükseldi içimde. Nefes almakta zorlandım… “O zaman öyle mi?” diye geçirdim içimden. “‘Normal’ yemek mi istiyorsun? Al sana yemek! Öyle bir yemek ki ömrün boyunca unutamayacaksın!”
Ertesi akşam yemeğe avına çıkan bir kaplan gibi gittim. Cem, hiçbir şeyden habersiz, büfeden tabağını dolduruyordu. Yanına yaklaştım, tatlı bir sesle:
“Cemciğim, otur biraz dinlen. Bugün ben sana bakayım. Sen benim canım kocamsın, şımartmalıyım seni.”
Şaşırdı ama itaatle masaya gitti. Ben ise en büyük tabağı aldım. Şov başlamıştı.
Üç dilim yağlı, kıtır kıtır kızarmış pirzola koydum. İçine bir dağ patates kızartması, mayonezli salatalar, acılı havuç, tavuk kanadı ve poğaçalar ekledim. Üstüne bolca ketçap, peynir sosu ve hardan gezdirdim.
Aşçı bana deli gözüyle baktı. Belli ki bir orduyu doyuracağımı sanıyordu.
Ben ise bir azize edasıyla bu “yağlı abidesini” masaya taşıdım ve Cem’in önüne koydum.
“Ye sevgilim, çekinme! En lezzetlileri senin için. Normal yemek mi istiyordun? İşte! Afiyet olsun canım!”
Bunu herkesin duyacağı şekilde söylemiştim. Kafalar döndü. Biri güldü, yan masadaki kadın bana onaylayarak baktı. Cem’in yüzü şekilden şekle girdi: Önce beyazlaştı, sonra kıpkırmızı oldu. Gözlerimdeki buz gibi bakışı görünce anladı ki bu bir iyilik değil, bir yargıydı.
“Sen… ne yapıyorsun?” diye fısıldadı.
“Ne oldu canım, beğenmedin mi?” diye tatlı tatlı sordum. “‘Normal yemek’ dedin ya, işte! Ye bakalım, emek verdim.”
Şok olmuştu. Halkın içinde kavga edemezdi, çünkü ben ona “şefkatle” bakıyordum. Yese kalbi dayanmazdı. Tuzağa düşmüştü.
Beş dakika sessiz kaldı, sonra




