Eskiden insanlar bize nasıl tanıştığımızı sorduğunda, hep gülümserdim çünkü hâlâ bir aşk filminden fırlamış gibi gelirdi. Yağmurlu bir salı öğleden sonrasıydı, ofisimin yakınındaki küçük bir kafelere sığınmıştım. Mekân tarçın ve kahve kokuyordu. Bir latte ve bir dilim havuçlu pasta sipariş ettim. Masamda beklerken, uzun boylu, tatlı bakışlı bir adam önüme bir fincan koydu.
“İşte cappuccino’nuz,” dedi sıcak bir sesle.
Şaşırmıştım. “Ben latte istemiştim.”
Fincana baktı, hafifçe güldü. “Demek başkasının kahvesini almışım, belki de pastasını da.”
Bu küçük karışıklık bir sohbete dönüştü. Kahvemiz soğuyana kadar konuştuk. Adı Emre’ydi. Nazik, dikkatli ve insanı dünyadaki tek kişiymiş gibi dinlemesini bilen ender insanlardandı.
O günden sonra hep buluştuk. Kahve randevuları akşam yemeklerine, akşam yemekleri hafta sonu gezilerine dönüştü. Çok geçmeden onunla geçirdiğim her an bir kutlamaya dönüşmüştü. Onunla evlenmek, aileme tanıştırmak, ömrümüzün sonuna dek her gün doğan güneşi birlikte karşılamak istiyordum.
Ama düğünümüzden bir yıl önce felaket geldi.
O geceyi hâlâ net hatırlıyorum. Gece yarısı telefonum çalmış, onun arkadaşının titrek sesiyle uyanmıştım. Mideme bir korku çökmüş, nefes alamaz olmuştum. Emre ciddi bir kaza geçirmişti. Hayatta kalmıştı… ama artık yürüyemeyecekti.
Günlerce hastanede yatağının başında bekledim, makine sesleri arasında elini tuttum. Sandalyeyi umursamıyordum. Değişen hiçbir şey umurumda değildi. Sadece yaşıyor olmasına şükrediyordum.
Ama dünya farklı görüyordu.
“Sen daha çok gençsin,” demişti bir akşam annem, sesi endişeyle doluydu. “Kendi geleceğini böyle harcama.”
“Normal bir adam bulabilirsin,” diye eklemişti sessizce. “Çocukların olur, mutlu bir hayat yaşarsın…”
Onun sözleri acıtıyordu, bana değer vermediği için değil, hissettiklerimi göremediği için. Ben zaten mutluydum. Emre hâlâ sevdiğim adamdı—benim limanım, gerçeğim. Hayalini kurduğumuz hayatı bırakmaya hiç niyetim yoktu.
Düğün günü geldiğinde her şey mükemmeldi: müzik, çiçekler, baharın serin havası. Emre beyaz bir gömlek ve askılarla her zamanki gibi yakışıklı görünüyordu. Ben de beyaz dantelli bir elbiseyle, gözlerimi ondan ayırmıyordum.
Ama hissediyordum—misafirlerin bakışlarında, gözlerindeki acıma hissini. Bana bakıp, “Zavallı kız, çok daha farklı bir hayatı olabilirdi,” diye düşünüyorlardı.
Acıtıyordu. Ama Emre bana gülümsediğinde hiçbir şeyin önemi kalmıyordu.
Düğünün ortasında, ilk dansımızdan sonra—beni sandalyesinden şaşırtıcı bir zarafetle çevirirken—Emre mikrofonu aldı.
“Senin için bir sürprizim var,” dedi, sesi titriyordu. “Hazır mısın?”
Merakla kaşlarımı çattım. O sırada kardeşi kalabalıktan çıkıp ona kolunu uzattı.
Salon sessizliğe gömüldü.
Emre kardeşinin koluna tutundu ve zorlukla da olsa ayağa kalkmaya başladı. Yavaşça, titreyerek doğruldu. Nefesim kesildi. Bir an sendeledi, sonra bir adım attı. Ardından bir adım daha. Gözleri bir an olsun benden ayrılmadı.
Salondaki herkes şaşkınlık içinde donup kalmıştı.
“Bunu senin için yapacağıma söz vermiştim,” dedi yanıma geldiğinde, gözlerinde parlayan yaşlarla. “Sadece bir kere—kendi ayaklarımın üstünde. Çünkü kimse inanmasa da sen bana hep inandın.”
O anda, salondaki acıma duygusu yerini hayranlık ve sevgiye bıraktı. İnsanlar açıkça ağlıyordu. Benim de gözlerimden yaşlar süzülürken, dizlerimin üstüne çöktüm ve ona sıkıca sarıldım, hiç olmadığı kadar sıkı.
O gün bana asla unutmayacağım bir şey öğretti—mucizeler gerçekten var. Ve bazen en büyükleri gösterişli jestlerle değil, sessizce tutulan sözlerle gelir… çünkü aşk asla pes etmez.




