On beş yaşındayken Elif, ailesinden yakında bir kardeşi olacağını öğrendi. Öfkeyle tepindi, bağırdı:
“Anne, neden bize bir çocuk daha lazım? Yaşlandınız da mı aklınıza geldi? Ben yetmiyor muyum?”
Kıskançlıkla doluydu. Şimdiye kadar anne babası her dediğini yapmıştı, ama şimdi beşik, bebek arabası, küvet alacaklardı. Elif’in ise yeni botlara ihtiyacı vardı!
Güzel giyinmek istiyordu. Zaten pek hoş bir kız değildi; iri yapılı, köşeli hatları vardı. Ama pahalı kıyafetlerle bunu kapatacağını düşünüyordu. Anne babasına baskı yapıyor, onlar da hep boyun eğiyordu. Şimdi bir kardeş gelip hayatını mahvedecekti.
Küçük kardeşi Ece doğdu. Elif onu görünce pek sevinmedi. Ece bebek gibiydi; mavi gözlü, bukleli sarı saçları vardı. Yürümeye başladığında, ablasına sarılmak istiyordu ama Elif hep itiyordu:
“Anne, al şu Ece’yi, bana engel oluyor!”
Zaman geçti, Ece büyüdü, güzelleşti. Elif ise sıradan bir köy kızı olarak kaldı, kimse onunla evlenmedi. Okulu bitirdikten sonra postacı olarak çalışmaya başladı.
Ece ise on dokuzunda âşık oldu. Köye stajyer olarak gelen Caner’le tanıştı. Ama Caner, Ece hamile kalınca ortadan kayboldu.
“Doğur,” dedi annesi, “ne yapalım, büyütürüz. Babamla destek oluruz.”
Ece, oğlu Ali’yi doğurdu. Ablası ise ona acımasızca laflar etti:
“Sen hep saf kaldın Ece. Aşk diye bir şey yoktur. Bana bak, ben inanmıyorum, bu yüzden de senin gibi tuzağa düşmedim. Senin kafanda pamuk şeker, hayatı öyle görüyorsun. Şimdi de tek başına çekeceksin…” Ali’yi aşağılayıcı şekilde anlattı. “Kimse sana akıl vermedi, anne baban da seninle Ali’nin peşinde.”
Elif’in kimseye acıması yoktu. Ece’yi, babasız çocuk doğurduğu için her fırsatta azarlıyordu. Tabii anne babası duymasın diye. Hatta bir gün:
“Bu Ali’yi niye doğurdun ki? Keşke hastanede bıraksaydın. Zaten önce kurtulmayı da akıl edemedin,” dedi. Ece ağladı, bu sözlerle yıkıldı.
Eve, Ali’yle birlikte gitmek istiyordu ama nereye gidebilirdi? Parası yoktu, kocası da yoktu. Ama sonra Elif bir gün evden ayrılacağını söyledi:
“Hepinizden bıktım, gidiyorum, tek başıma yaşayacağım.”
Nihayet anne babasından ayrılacaktı. Bir mesleği yoktu ama artık dayanamıyordu. Tüm ilgi Ali’ye ve Ece’yeydi. Elif otuzunu geçmişti, hâlâ yalnızdı. Belki şehirde birini bulurdu, yaşlı da olsa evlenebilirdi.
İl merkezine gitti, iş ilanlarına baktı. İnşaatta çalışıp ev alınabileceğini öğrendi. Önce yurtta bir oda veriyorlardı. Orada işe başladı. Gücü vardı, harç kovalarını rahat taşıyordu. Sıva yapmayı öğrendi. Para hırsıyla kadınlarla ek işlere gitti. Anne babasını unuttu, artık kendi hayatı vardı.
“Beni üzdüler, onun için gittim. Şimdi pişman olsunlar, ben kendi paramı kazanıyorum,” diyordu.
“Elif, senin kalbin taş gibi,” diyenler oldu, “anne babaya böyle mi davranılır?”
Oysa kimse onu üzemezdi. Ama Elif, kaderinin sorumlusu olarak anne babasını görüyordu. Kimse üstelemedi.
Aile kurmayı düşünmüyordu. Zengin bir adam bulmak istiyordu tabii, ama hemen parayı sorunca erkekler kaçıyordu.
“Sen, Elif, aşkın ne olduğunu bilmiyorsun,” demişti biri.
“Benim için Kama Sutra mı öğrenmem gerekiyor?” diye kızmıştı.
Sonra İbrahim’le tanıştı. Bu sefer dolaylı yoldan konuştu:
“Anne babam küçük kardeşimle torununa bakıyor. Beni unuttular.”
“Peki ya ev?” diye sordu İbrahim. “Belki de evi kardeşine yazacaklar, sen bir şey alamazsın.”
Elif düşündü ve köye gitti.
“Merhaba, nasılsınız?”
“İyiyiz, ama neden adresini vermedin?” diye sordu annesi.
“Şimdi geldim ya,” dedi Elif, sonra hemen sordu: “Evi ne yapacaksınız?”
Babası anladı, onu dışarı çıkardı:
“Daha erken değil mi kızım? Bizi gömmeye mi geldin?”
Elif sırıttı, “Yok canım öyle değil.”
Ama babası sertçe: “Ece’yle Ali’yi üzmeyiz,” dedi.
Elif bunu unutmadı ve sık sık ziyarete gitti. Ali’ye oyuncak, kitap getirdi.
İşteki kadınlar ona:
“Kardeşini de yeğenini de yanına al, sana ev verirler,” dediler.
Anne babasını ikna etti, Ece de kabul etti. Şehirde yaşamak köyden iyiydi. Sonra yöneticilere gitti, ev çıkarttı.
Böylece Ece ve Ali, Elif’in evine yerleşti. Başta Ece’ye karıştı, ama sonra onun her işi yapacağını anladı ve bunu kullandı. Sürekli azarlıyordu, ama kimse duymasın diye.
Dışarıda ise tam tersiydi. Komşulara, “Kardeşime ve yeğenime bakıyorum,” diyordu. Herkes onu takdir ediyordu.
Ece ise şikâyet etmiyordu. Şükrediyordu, zira şehirde sağlık, eğitim daha iyiydi. Ali okulda başarılıydı, Ece de mahalledeki markette çalışıyordu.
Elif evde Ece’ye “aptal”, Ali’ye “tuhaf” diyordu. Ece temizlik, yemek yapıyordu. Ama artık dayanamıyor, bir yer kiralamayı düşünüyordu.
Elif’in kalbi katıydı. Sabah iyi davranıp akşam azarlıyordu:
“Benim hayatımı mahvettiniz!”
Ama kader Ece’ye




