Anne, Kapıda Yine O Dilenci Var!

— Anne, yine o evsiz adam seni soruyor! — kızı burun kıvırarak bağırdı.
— Evsiz falan değil! Bir odası var. Sadece talihsiz bir insan.

Annesi bu sözlerle merdivenlere fırladı ve misafiri içeri davet etmek için gülümsedi. Adam utangaç bir şekilde borç para istedi. Kadın istediği miktarı getirdi, yanına da birkaç sandviçi poşete koyup uzattı:
— Al, ye biraz.

Ön dişleri dökülmüş, ağzı delik deşik olmuş adam gülümsedi, parayı bir hafta sonra geri vereceğine söz verip sokağa çıktı. Dışarıda, onun gibi bakımsız, perişan insanlar bekliyordu.

— Neden bu… evsizi içeri alıyorsun ki? — kızı vurgu yaparak tekrarladı, — Hep para veriyorsun, bir kere bile geri ödemedi.
— Ödemedi mi? Bazen ödüyor.
— İki kere belki! Bu arada, neden ona “Tutun!” diyorlar?
— En sevdiği kelime o. Herkese “Tutun!” der, hayatta zorlananları böyle motive eder. Ama kendisi tutunamadı işte. Aslında yaşlı değil. İçki yüzünden böyle oldu. Bir de karşılıksız aşk… Beni seviyor, ama ben onu sevmiyorum.

— Seniiii seviyor mu?! Sizin… aranızda bir şey mi oldu? — kızı gözleri faltaşı gibi açılmış, sandalyeden doğrulmuştu.

Anne bir süre düşündü, anlatıp anlatmamak arasında kaldı, sonunda karar verdi.
— Çok eski bir tanıdık. Gençliğimde bir erkek arkadaşımla kavga etmiştim. Param yok, gece vakti, şehrin öbür ucundayım. Cep telefonu yok, arayacak kimse de yok. Tek başıma yürüyordum. Ne yapabilirim ki? Arabalar duruyordu, ya almıyorlardı ya da açık açık başka şeyler teklif ediyorlardı. Taksi şoförleri işte… Tam o sırada Sancar geçiyordu. O zamanlar taksiciydi:
— Kızım, Palmiye diye bir yer buralarda mı?

Şaka yaptığını anlamamıştım, bilmediğimi söyledim. O gülmüştü:
— Bin güzelim, beraber arayalım!

Sonradan öğrendim ki İspanya’da bir tatil yeriymiş. O turkuaz gökyüzünü, mavi denizi, yemyeşil dağları beraber görmeyi hayal ederdik. Ama talihsizlik bu ya, beni arkadaşıyla tanıştırdı. Onu görür görmez vuruldum! Nasıl da sevmiştim o adamı! Aptalım ben!

Kısa süre sonra evlendik, Sancar da tabii düğün şahidimiz oldu. İlk kocam çapkının tekiydi. Onunla çok çektim, sonunda anladım ki adam değil, çürük elmaymış. Bir yıl sonra hamile kaldım. O zamanlar doğum kontrolü pek bilinmezdi, hele SSCB’de seks yoktu ya! Kürtaj vardı tabii. “Sevgili” kocam beni ikna etti bu iğrenç işe. Nereden bulmuştu o kadar lafı?

Kabul ettim, ama keşke etmeseydim. Öyle acı çektim ki, hayatım boyunca unutamam. O zamanlar kürtajlar Lermontov Caddesi’ndeki hastanede yapılırdı. Bir konveyördü adeta. İçini kazıdıkları gibi, aklını da kazıyorlardı, insanda aşk romantizmi namına bir şey bırakmıyorlardı. Neredeyse anestezisiz yapıyorlardı. Bir maske verirlerdi, ne fayda! Cehennem gibi acıydı! Odama zorla geldim, içeride benim gibi kandırılmış, mutsuz kadınlar vardı. Hepimiz büzülmüş oturuyorduk. Derken hemşire içeri girdi, inanamazsın, bir kova lale ve kocaman bir pasta getirdi! Özel sipariş “Çilekli Kremalı” pasta. O zamanlar sadece şehir dışındaki “Üç At” restoranında yaparlardı.

Çiçeklerin arasında oturmuş, pastayı mideye indirirken ağlıyordum, ama bu sefer mutluluktan. — Beni seviyor! Unutmamış! Canım benim!

Pastanın üstünde sadece iki kelime yazılıydı: “Tutun, Nalan!” Herkes bana gıpta etmişti. Eve döndüğümde mutluluktan uçuyordum, ama her yerim ağrıyordu. Kocamın gözlerine baktım ve anladım — Bu ondan değil, Sancar’dandı.

Sonunda boşandım. Ama Sancar’la da bir şey olmadı. İyi, dürüst bir adamdı, ama ona hiçbir şey hissetmedim. Boşluk. Beni sevmediğimi anlayınca bir süre sonra kayboldu. Kuzeye, iş için gitmiş. Ben de senin babanla tanıştım. Kader bana bir kere daha aşk verdi. Şanslıyım ben!

Sancar doksanlarda geri döndü. Korkunç zamanlardı. Sokaklarda anarşi hâkimdi. Herkes birbirini soyup soğana çeviriyordu. Tam o sırada kız kardeşim Adana’dan ziyarete gelmişti. Güzel bir kızdı. Bir grup serseri onu bahçede yakalayıp arabaya atmaya kalktı. O zamanlar çok olurdu böyle şeyler. Tecavüz edip ya öldürürlerdi ya da şehrin dışına atarlardı. Kimse karışmazdı tabii, herkes korkuyordu.

O sırada Sancar bahçede arkadaşlarıyla içiyordu. Zaten yavaş yavaş içkiye vurmuştu. Bir tek o karşı çıktı.

Serserilerden biri, kocaman herif, bir yumruk attı. Sancar yere düştü, ama kalktı ve eline geçirdiği taşla jipin camını kırdı. Kız kardeşimi bıraktılar, ona saldırdılar. Tanrım, nasıl dövdüler onu! Canavarlar!

Hastaneye gittiğimde dördüncü gündü, yeni ayılmıştı. Bir şeyler mırıldanıyordu. Kulağımı eğdim, Barış Manço’nun şarkısını söylüyordu:

“Doktor kesti, biçti ama,
‘Dayan oğlum!’ dedi bana,
Ben de dayandım!”

Ama serseriler peşini bırakmadı. Ona evini sattırdılar. Sancar’ın şehir merkezinde üç odalı güzel bir evi vardı. Hemen bir odayla takas etti, parayı onlara verdi. Sonra o

Rate article
Lifequest
Anne, Kapıda Yine O Dilenci Var!