Bugün günlüğüme yazmak istedim. Çünkü şehrimizde bir mucize oldu. Her şey, İstiklal Caddesi’nin köşesindeki otobüs durağında başladı. O durağın kendine has bir havası vardı. Yaz sabahlarında ıhlamur ağacının yapraları güneşi yere dantel gibi örer, kışın ise karşısındaki fırından yükselen buhar, camlı kulübeyi sıcak bir nefes gibi sarardı. Üç bank, köşeleri kıvrılmış bir hat haritası, hafif çizikli bir çöp kutusu… Küçük, sıradan bir yerdi ama bizim mahalle için bir ritüel haline gelmişti.
Her sabah 08.15’te, Fatma Hanım mavi yün paltosuyla gelirdi. Sıcakta bile giyerdi çünkü cebi tam iki kitap ve bir torba bayat ekmek kırıntısı alacak genişlikteydi. Küçük bir ipek çiçekli şapka takar, şoförü adıyla selamlardı. Bazen biner, bazen binmezdi. Önemli olan orada olmasıydı – gülümseyen, yavaş, emin adımlarla, saat kulesi gibi dakik.
Ta ki bir Eylül sabahı gelmeyene kadar.
Önce kimse fark etmedi. İnsanlar geç kalmıştı, otobüs erken gelmişti, fırının önünde kuyruk vardı. Ama otobüs uzaklaştıktan sonra, karşıdaki kafeden bir barista – Deniz, 19 yaşında, her zaman dakikaların peşinde koşan – koşarak gelip banka bir bardak sıcak çay koydu. “Buyrun, Fatma Hanım,” dedi boşluğa, çünkü her zaman böyle derdi mavi paltonun yaklaştığını görünce. Çayı bıraktı, durakladı. Bank bomboştu. Sadece dünkü ekmek kırıntıları ve yumuşak bir şey katlanmış duruyordu.
Bir atkı. Gökyüzü mavisi, ucuna küçük bir etiket dikilmişti: “Üşüyorsan, bu senindir. – F.H.”
Deniz atkıyı aldı, etiketi okudu. Sokakta şapka yoktu, kitaplar yoktu, Fatma Hanım yoktu.
Şehrin öteki ucunda, Elif bilgisayarının başında yanıp sönen imlece bakıyordu. Yerel gazetenin genç muhabiriydi, belediye toplantıları ve “bütçe onaylandığında” tamir edilecek çukurlar listesi verilmişti ona. Telefonu titredi.
Deniz: Bir şeyler ters gibi.
Elif: Ne oldu?
Deniz: Fatma Hanım gelmedi. Bir kere bile aksatmamıştı. Ve bir atkı bırakmış.
Elif’in açıklamaya ihtiyacı yoktu. Beş blok çevrede herkes “Fatma Hanım”ı tanırdı. Eğer o durak bir azize isteseydi, o Fatma Hanım olurdu.
Elif fotoğraf makinesini omzuna astı. Editörüne, “Dışarı çıkıyorum,” dedi. “İnsan hikayesi.”
Editörü Murat – beyaz saçlı, kahve kokan nefesi, altın kalpli – başını bile kaldırmadı. “İnsanın ilgisini çekecek bir şey olsun.”
Dışarıda hava burunları pembel




