Elif sabırla dayanmıştı, ama sonunda patladı.
Elif bulaşık süngerini sabunlayıp ocaktaki yanık lekelerini ovalamaya başladı. Kaynanası yine bir şeyler pişirmiş ve her zamanki gibi arkasını toplamamıştı. Süt taşmış, pilav yanmış, şimdi de hepsi ocağa yapışıp kalmıştı.
“Elif!” diye seslendi Nevin Hanım oturma odasından. “Daha ne kadar uğraşacaksın? Çay içmek istiyorum!”
Elif içini çekti, süngeri durulayıp çaydanlığı ocağa koydu. Saat akşam dokuz olmuştu, daha yeni işten gelmişti, ama kaynanası bütün gün evde oturmuş, kendine çay bile demlememişti.
“Geliyorum, Nevin Hanım!” diye cevap verdi, sesindeki rahatsızlığı belli etmemeye çalışarak.
Bu sırada Murat, yandaki odada televizyon izliyordu, karısı tepsiyle yanından geçerken başını bile kaldırmadı. Her gün böyleydi. İşten gelir, yemeğini yer, televizyonun karşısına geçerdi. Geri kalan her şey—ev, annesi, ev işleri—Elif’in sorumluluğundaydı.
“Şekeri unuttun!” diye söylendi Nevin Hanım, Elif önüne çay bardağını koyduğunda. “Kurabiye de yok. Kurabiyesiz çay mı içilir?”
“Dün kurabiye bitti,” diye sessizce cevap verdi Elif. “Yarın alırım.”
“İşte görüyorsun, takip etmiyorsun! Benim zamanımda evin hanımı, evde ne olduğunu neyin bittiğini bilirdi. Ben Murat’ı tek başıma büyüttüm, hem evi düzende tuttum hem de çalıştım. Siz gençlerin tek bildiği alışverişe gitmek ve telefonda gevezelik etmek!”
Elif sesini çıkarmadı. Tartışmanın faydasız olduğunu anlamıştı. Nevin Hanım her zaman bir şey bulup eleştirirdi. Ya çorba tuzlu olurdu, ya toz alınmamış bir yer kalırdı, ya televizyon fazla açıktı ya da az. Bazen Elif, kaynanasının bilerek bahane aradığını düşünürdü.
“Zeynep’i yine anaokulundan almadın,” diye devam etti Nevin Hanım, çayını yudumlarken. “Öğretmen aradı, annesi nerede diye sordu. Çok utandım, vallahi.”
“Sizden rica etmiştim, benim yedide kadar toplantım vardı,” diye açıklamaya çalıştı Elif.
“Ben neyim, dadı mıyım? Benim de işlerim var. Eskiden kadınlar hem çalışır hem de çocuklarını kendileri büyütürdü, dadılar, babaanneler olmadan.”
Elif mutfağa geçip bulaşıkları yıkamaya başladı. Elleri öfkeden titriyordu. Zeynep, etütte saat yedi buçuğa kadar beklemiş, bütün çocuklar gittiği için ağlamıştı. Nevin Hanım ise bütün gün evde oturmuş, televizyon izlemişti ama torununu almaya gitmemişti.
Yatak odasının masasında bir yığın çocuk çizimi duruyordu. Zeynep her gün anaokulundan bir şeyler getirirdi—ya bir resim, ya bir el işi. Annesine gösterir, nasıl yaptığını anlatırdı. Sonra da sorardı:
“Anne, büyükanne neden bana bakmıyor? Ona resmimi gösteriyorum, yüzünü çeviriyor.”
Altı yaşındaki bir çocuğa büyükannesinin onu engel olarak gördüğünü nasıl açıklardın? Onlar Nevin Hanım’ın evine taşınalı beri, yaşlı kadın sürekli şikâyet ediyor, evin çok gürültülü olduğunu, çocuğun her şeye dokunduğunu, her şeyi bozduğunu söylüyordu.
Oysa her şey güzel başlamıştı. Murat, Elif’i tanıştırmaya getirdiğinde, Nevin Hanım çok sıcakkanlı davranmış, işini, ailesini sormuştu. Hatta şöyle demişti:
“Güzel kız, Murat. Terbiyeli biri olduğu belli. Evlen artık, zamanı geldi.”
Düğünleri mütevazı ama neşeli geçmişti. Nevin Hanım yemeklerle ilgilenmiş, koşturmuş, mutlu olmuştu. Elif, ailelerinin iyi anlaştığını, kaynanasının ikinci bir anne gibi olacağını düşünmüştü.
Zeynep doğduğunda, Nevin Hanım ilk zamanlar çok sevinmişti. Torunu, güzeller güzeli, akıllı mı akıllı! Çocukla ilgilenmiş, çorba pişirmiş, bezleri ütülemişti. Elif yarım gün çalışıyor, hem evi hem çocuğu idare ediyordu.
Ama zamanla bir şeyler değişmeye başladı. Önce küçük eleştiriler: bezi doğru bağlamamışsın, mamasını fazla sulu yapmışsın. Sonra laflar ağırlaştı.
“Sen çocuklardan hiç anlamıyor musun?” diye çıkışıyordu Nevin Hanım. “Murat onun yaşındayken kendi kendine yemek yiyordu, seninki hâlâ kaşığı ağzına götüremiyor!”
“Daha bir buçuk yaşında,” diye ürkekçe cevap veriyordu Elif.
“İşte o yüzden! Şımartıyorsun! Ben Murat’ı disiplinli yetiştirdim, bak adam oldu.”
Murat genelde bu konuşmalara katılmazdı. İşten yorgun gelir, yemeğini yer, televizyonun karşısına geçerdi. Annesinin sözlerine ya kafa sallar ya da eliyle savuştururdu.
“Anne, fazla üstüne gelme,” diye bazen söylerdi. “Elif iyi idare ediyor.”
Ama çoğu zaman susardı. Elif ona şikâyet etmeye çalışınca, sürekli eleştirildiğinden bahsedince, Murat omuz silkerdi.
“Fazla takma kafana. Annem öyledir, kontrol manyağıdır. Sabret, alışır bir süre sonra.”
Ama Nevin Hanım alışmadı. Aksine, her geçen yıl daha da huysuz ve talepkâr oldu. Özellikle de onun evine taşındıktan sonra. Onların bir odalı dairesi, çocuklu bir aile için dar geliyordu, Nevin Hanım’ın ise iyi bir semtte iki odalı evi vardı.
“Taşının,” demişti. “Niye fazla masraf ediyorsunuz? B




