İstanbul’un seçkin bir restoranında, kristal bardakların şıkır şıkır sesine karışan fısıltılar havada asılı duruyordu. Necati Demir, yıllardır şirketlerin kaderine hükmeden bir adam, masasında dimdik oturuyordu. Üzerindeki özel dikim takım elbise kusursuzdu, yanında ise zarif bir gece elbisesi giyen eşi Lale Yılmaz oturuyordu. Necati her zaman kontrolün simgesiydi—sarsılmaz, dokunulmaz.
Ama bu gece, o imaj çatlamaya başladı.
Genç bir garson kız, iki tabağı ustalıkla taşıyarak masalarına yaklaştı. Yirmili yaşlarının başında, sade giyinmişti ama duruşunda bir asalet vardı. Necati’nin tabağını önüne koyarken gözleri bir anlığına onunkilerle kesişti.
Ve o an, Necati donup kaldı.
O bakışta bir şey vardı—tanıdık bir şey, bir yerden hatırlama, uzun zaman öncesine ait bir anı.
Tam on beş yıl öncesine.
“Bir sorun mu var efendim?” diye sordu garson kız, Necati’nin donakaldığını fark edince.
Necati’nin boğazı düğümlendi. “Adın… adın ne?”
Genç kız tereddüt etti. “Aylin, efendim. Aylin Arslan.”
Lale kaşlarını çattı. “Necati, ne yapıyorsun? O sadece bir garson.”
Ama Necati gözlerini ondan alamadı. Kalbi hızla çarpıyordu. “Aylin… soyadını sorabilir miyim?”
Alnı kırıştı. “Ben… bilmiyorum. Yetiştirme yurdunda büyüdüm. Bebekken terk edildiğimi söylediler.”
Necati’nin elindeki şarap kadehi yere düşüp paramparça oldu. Restorandaki konuşmalar kesildi. Sessizlik çöktü.
Lale’nin yüzündeki renk soldu.
On beş yıl önce, Necati’ye kızının trajik bir kazada öldüğü söylenmişti. Hastanede o küçük pembe battaniyeyi tutarkenki çığlıklarını hâlâ hatırlıyordu. Lale, yanı başındaydı ve bunun “kaçınılmaz” olduğunu söylemişti.
Ama şimdi… bu genç kız karşısında duruyordu. İçgüdüleri haykırıyordu: O benim kızım.
“Kaç yaşındasın?” dedi titreyen bir sesle.
“On beş… neredeyse on altı,” diye cevapladı Aylin tedirgin bir şekilde.
Lale’nin çatalı tabağına sürtündü.
Necati aniden ayağa fırladı. “Konuşmamız lazım. Şimdi.”
Aylin gözlerini kırpıştırdı. “Efendim, çalışıyorum—”
“Molana bedelini öderim,” diyerek restoran müdürüne döndü.
Lale ani bir hareketle kolunu tuttu. “Saçmalama Necati, otur yerine.”
Ama o geri çekildi, gözleri hâlâ Aylin’e kilitlenmişti. “Beş dakika. Lütfen.”
Aylin şefine baktı, o da iç çekerek başını salladı. “Kırk beş dakika.”
Dışarıda, Necati diz çökerek onunla aynı hizaya geldi. “Bebekliğinden kalan bir şey var mı? Bir doğum lekesi, belki? Ya da bir eşya?”
Boynuna dokundu. “Küçük bir yıldız şeklinde doğum lekem var. Bir de… beni pembe bir battaniyeye sarılı bulmuşlar. Üzerinde ‘E’ harfi işlenmişti. Neden?”
Necati’nin nefesi kesildi. O battaniye. O leke.
Titreyen bir sesle, “Sen benim kızımsın,” dedi.
Aylin bir adım geri attı. “Bu bir şaka mı?”
“Şaka değil,” diy




