Güneş yağmurdan sonra…
— Ayşe, gel bir bak. Bodrumdaydım, sana da patates topladım.
Ayşe komşusunun avlusuna döndü.
— Ah, teşekkürler, Teyze Emine, mutlaka size geri öderim.
— Ne geri ödemesi? Ah, yazık. Geri ödeyecekmiş. Düşünseydin çocuk doğurmadan önce. Cem hiç adam gibi adam olmadı zaten.
Ayşe, yutkundu. Biliyordu ki maaşa daha bir hafta vardı ve sadece sütle uzun süre idare edemezdi. Kendisi olsa neyse, ama evde onu bekleyen üç çocuk vardı. Cem, komşunun bahsettiği adam, kocasıydı—şimdi eski kocası, çünkü geçen yıl öğrenmişti ki devlet üç çocuğa ne araba ne de ev veriyormuş. Hemen eşyalarını toplayıp, “Böyle sefalete razı değilim,” demişti. Ayşe o sırada bulaşık yıkıyordu, elinden bir tabak düşmüştü.
— Cem, ne diyorsun sen? Erkek adamsın. Git düzgün bir iş bul, iyi para kazan, yoksulluk da kalmaz. Bunlar senin çocukların. Hep daha fazla çocuk istediğini söylerdin, çocuk sevdiğini…
— İstedim, ama devletin bu kadar umursamaz olduğunu bilmiyordum. Boşuna çalışacak değilim ya,” diye cevap vermişti Cem.
Ayşe’nin kolları düşmüştü.
— Cem, ya biz ne olacağız? Ben onlarla nasıl başa çıkacağım tek başıma?
— Ayşe, bilmiyorum. Hem neden bir çocuğun yeterli olduğunda ısrar etmedin? Sen kadınsın, böyle şeylerin olabileceğini anlamalıydın.
Ayşe daha cevap veremeden, Cem evden fırlamış, koşar adım otobüs durağına yönelmişti. Gözleri doldu, ama tam o anda üç çift gözün ona baktığını gördü. En büyükleri Ali, bu sene okula başlayacaktı. Mehmet beş yaşındaydı, ve küçük yıldızları Elif, henüz iki yaşındaydı. Ayşe yutkundu, gülümsedi.
— Peki, kim gözleme yemek ister?
Çocuklar sevinçle bağırdılar, sadece Ali akşam sordu:
— Anne, babam artık geri gelmeyecek mi?
Ayşe ne diyeceğini düşündü, sonra sadece,
— Hayır, yavrum…
Bir süre Ali burnunu çekti, sonra dedi ki:
— Öyle olsun, biz onsuz da hallederiz. Ben sana yardım ederim.
Ayşe akşam sağımdan döndüğünde, çocukların yemek yiyip yattığını biliyordu. Ve Ali’nin bu kadar çabuk büyümesine şaşırıyordu.
***
Patates için teşekkür edip eve doğru yürüdü. “Allah’ım, ne zaman ısınacak? Bu sene kış da bir tuhaf.” Patates yetecekti, ama bir gün öyle bir soğuk bastırdı ki bodrumlardaki patatesler bile dondu. Köylüler onlara acıyordu elbette. Köyde insanlar iyiydi, ama hep onun ne kadar aptal olduğunu anımsatıyorlardı. Aptal mıydı? Şimdi çocuklarından birinin olmadığını düşünemiyordu bile. Zordu, ama idare ediyorlardı. Yeni kıyafetler, oyuncaklar isterdi çocuklar, ama hiç sormazlardı. Annelerinin eline geçer geçmez alacağını biliyorlardı. Bu sene Ali’yle büyük bir sera yapmayı planlamışlardı—şimdilik naylonla, ama kış için daha fazla salatalık, domates konservesi yapabileceklerdi.
Ayşe kovayı diğer eline aldı, tam o sırada bir kalabalık gördü. Köy için üç kişi bile kalabalık sayılırdı, hele bu saatte. Kalabalık onların çitinin önündeydi. Yaklaştıkça duydu:
— Kocaman, av köpeği gibi.
— Domuz yaralamıştır herhalde. Yok, yaşamaz bu.
Ayşe insanların baktığı yöne bakınca irkildi.
— Ne duruyorsunuz? Yardım etmemiz gerek!
Komşu döndü:
— Ayşe, sen de… Görüyor musun dişlerini? Kim yaklaşır şimdi buna? Zaten kurtarılamaz.
— Nasıl kurtarılamaz? İnsanlardan yardım istemek için çıkmış buraya!
Karların üzerinde iri bir köpek yatıyordu, belki av köpeğiydi, belki değildi. Ayşe pek anlamazdı, ama böğründe ciddi bir yara olduğunu görebiliyordu. Köpek kocamandı, ama Ayşe hiç korkmuyordu. Hayvanın gözlerindeki acıyı görmüştü!
İnsanlar güldü, dağıldılar. Kimse başını belaya sokmak istemiyordu.
Ayşe, köpeğin kulaklarının arasını usulca okşadı.
— Dayan, birazcık dayan. Hemen bir battaniye getireyim, seni taşıyayım, eve gidelim.
Arkadan bir hışırtı geldi.
— Anne, battaniyeyi getirdim. Eski buzdolabı kapağını da alabiliriz, sedye gibi.
Ayşe hızla döndü, yanında Ali duruyordu, gözleri doluydu. Köpeğin ne kadar acı çektiğini görüyordu. Köpek battaniyeyi dişleriyle tuttu, inledi. Ayşe yarayı temizlerken bayıldı. Küçükler kanepeye çıkmış, olanları kocaman gözlerle izliyorlardı.
— Anne, yaşayacak mı?
Ali, köpeğin başını okşuyordu, nihayet bulanık gözlerini açtı.
— Yaşamalı, biz ona bakacağız.
Ertesi gün Ayşe çiftliğe gittiğinde, sağımcı kadınlar etrafını sardı.
— Ayşe, söylesene, aklında ne var? Kocaman, yabancı bir köpeği eve sokmak, hem de çocukların yanına?
— Aynen. Sanki evde aç gezen yokmuş gibi. Ne faydası var? Ölecek zaten, ölmezse birini parçalar.
Ayşe sesini yükseltti:
— Sizin kendi derdiniz yok mu, benimkine mi karışıyorsunuz? Zeynep, dün Fatma senin saçını yolacağım diyordu, adamının sana bahçelerden kaçtığını söylemişler. Sen de Tülin, kendi evine çeki düzen ver, benimkine burnunu sokma. Sen




