YENİ DOĞAN MUTLULUK
“Beyefendi, lütfen peşimi bırakın! Size kocam için yas tuttuğumu söylemiştim. Beni takip etmeyin! Korkmaya başladım!” diye bağırdım, sesim titreyerek.
“Biliyorum, biliyorum… Ama sanki yasınız kendiniz için. Affedin beni,” diye ısrar etti o… hayranım.
…Termalde dinlenmeye gelmiştim. Sessizliğe, sadece orman kuşlarının şarkısına ihtiyacım vardı, başımı ağrıtan erkeklerin ilgisinden değil. Kocam ansızın vefat etmişti. Kendime gelmeli, bu derin kaybı kabullenmeliydim.
…Kocam Oğuz’la evimizi yenilemek için para biriktiriyorduk, hiçbir şeye izin vermiyorduk ki… Oğuz’un kalbi durdu. İkinci kalp kriziydi. Onu toprağa verdikten sonra, yarımdım. Üstelik iki ergen oğlumla baş başa kalmıştım. Umudum kırılmıştı. Bu acı nasıl geçerdi?
İş yerinden termal için bir bilet verdiler. Gitmek istemiyordum. Evden bile çıkmaya hâlim yoktu. İş arkadaşlarım ısrar etti:
“Sen ilk dul değilsin, son da olmayacaksın. Çocukların var. Yaşamalısın! Git, Leyla, biraz nefes al. Düşüncelerini topla.”
Ve gönülsüzce yola koyuldum.
Kocamın vefatının üzerinden kırk gün geçmişti. Yüreğimdeki acı dinmiyordu. Termalde neşeli bir kız olan Deniz’le aynı odayı paylaştım.
Sanki ışık saçıyordu. Bu bile sinirime dokunuyordu. Ona dertlerimi anlatmak istemiyordum. Zaten bu genç kızın ne anlayışı olurdu ki? Eğlence ekibinden biri ona yükleniyordu. Bilirsiniz, böyle yerlerde ya bekârlar, ya boşanmışlar ya da benim gibi yaslı dullar vardır. Beni kandıramazlar… Deniz’i o heriften sakındırdım. Kesin evlidir, belki de ikinci ya da üçüncü karısı vardır.
Deniz gülerek,
“Aman, korkutmayın beni, Leyla! Ben çoktan öğrendim hayatı,” dedi.
Ve “öğrenmiş” kızımız akşamları randevulara uçup gidiyordu. Ben ise bir hafta boyunca odamdan çıkmadım. Kitap okudum, ama ne okuduğumu hatırlamıyorum. Televizyon seyrettim, ama ekrana bile bakmıyordum.
…Bir sabah güzel bir ruh hâliyle uyandım. Pencereye baktım – ne güzellik! Dedim ki, ormanda bir yürüyüş yapayım, kuşları dinleyeyim, temiz hava alayım. İşte tam o sırada karşıma bir yabancı çıktı.
Onu tabii yemekhanede fark etmiştim. Utanmaz bakışlı, kısa boylu bu adam hiç hoşuma gitmemişti. Benden bir kafa kısaydı. Iyy… Tiksindirici bir tip.
Ama temizdi, tertemiz tıraşlı, üstüne başına özen göstermişti. Her akşam yemeğinde bana saygıyla eğiliyordu. Ben de nazikçe başımı sallıyordum. Kibarlıktan. Derken bir gün bu adam masama oturdu.
“Yalnız mısınız, hanımefendi?” diye kadifemsi bir sesle sordu.
“Hayır,” dedim gergince.
“Kendinizi kandırmayın. Yüzünüzde hüzün yazıyor. Belki yardımcı olabilirim?” diye ısrarcıydı.
“Doğru tahmin. Kocamı kaybettim. Başka sorunuz var mı?” dedim, peçeteyle ellerimi silip kalktım, bu anlamsız konuşmanın bittiğini belli etmek için.
“Affedin, bilmiyordum. Başınız sağ olsun. Yine de tanışalım. Cemal,” diye telaşlandı.
Cemal’in beni kaybetmekten korktuğu belliydi.
“Leyla,” dedim isteksizce ve hemen uzaklaştım.
Artık her akşam Cemal masama geliyor, bana küçük bir kır çiçeği demeti veriyordu. Bu çiçekler etrafta her yerde yetişiyordu. İtiraf edeyim, hoşuma gidiyordu. Ama ilerletmeye niyetim yoktu. Ne gerek vardı ki?
Cemal pes etmedi. Akşam yürüyüşlerime katılmaya başladı. Hatta ben de topuksuz ayakkabı giyiyordum, boy farkı olmasın diye. Ama Cemal kısa boyunu, parlak kel kafasını hiç umursamıyordu. Anladım ki, kadınları bu sesiyle cezbediyordu. Öyle büyüleyici bir erkek sesi hiç duymamıştım. Sanırım ustaca kurulmuş bir tuzağa düşmüştüm.
Artık Cemal’le akşamları dansa gidiyor, şehre meyve almaya çıkıyorduk… Beni sürekli odasına çağırıyordu. Ama ben tıpkı kurşun asker gibi direniyordum.
Sonunda Cemal bana,
“Leylacığım, yarın dönüyoruz. Bu akşam bana gelir misin… bir çay içmeye?” diye sordu.
“Düşüneyim,” dedim belirsizce.
…Termalin son akşamıydı. Cemal’i kırmamak için gidecektim, sonunun ne olacağını bilerek…
Masa özenle hazırlanmış, lezzetli yiyeceklerle donatılmıştı. “Galiba yemekhaneden çatal bıçak almış,” diye içimden gülümsedim. Cemal nazikçe oturmamı rica etti. Bir anda şampanya belirdi.
“Başlayalım mı, Leylacığım? Yarın ayrılacağız. Adresini bırak. Mutlaka geleceğim,” dedi hüzünle.
“İkinci gün unutursun. Sizi iyi bilirim. Neye içiyoruz, Cemo?” diye sordum, her şeye hazırdım.
“Anlamadın mı? Aşk için, Leyla, aşk için!” dedi kadehini kaldırarak.
…Sabah kollarımız birbirine dolanmış uyandık. Tanrım, neden bu kadar direnmiştim? Keşke ilk günden Cemo’nun odasına girseydim! Ne kadar zaman boşa gitmişti! Kısacası, bir kız gibi âşık olmuştum. Ama bugün valizleri toplayıp gitmem gerekiyordu.
…Oda arkadaşım Deniz’le vedalaştım. Yatağında oturmuş, hıçkırıklara boğuluyordu.
“Ne oldu




