Ne kadar da özledim,” diye fısıldadı Ayşe, sessiz odada kendi sesinin yankısıyla ürpererek.

**14 Mart 2024**

“Nasıl da özledim,” diye fısıldadı Ayşe, kendi sesinin sessiz odada yankılanmasıyla irkildi. Parmakları eski bir fotoğraf albümünün üzerinde donup kaldı. Solmuş fotoğrafta Mehmet, küçük Ali’yi omuzlarına almış, gülümsüyordu. Ayşe, parmak uçlarıyla onun görüntüsüne dokundu. Dokuz yıl geçmişti, ama acı hâlâ yeni gibiydi.

Pencereden kar fırtınası uğulduyor, camlara kar taneleri çarpıyordu. Ayşe ayağa kalkıp pencere kenarına gitti. Orada, yanan bir mumun altında duran tabak duruydu. Yıldönümüydü. Böyle gecelerde onun yokluğu daha da ağır basıyordu.

“Başardım, duyuyor musun?” diye konuştu boşluğa. “Ali neredeyse senin boyuna geldi. Ya Can… senin gibi.”

Köşedeki soba hafifçe tıkırdadı. Ayşe eski bir battaniyeye sarılıp koltuğa çöktü. Rüzgâr, ahşap evin duvarlarını sarsıyordu.

Uykuya daldığını fark etmemişti. Belki birkaç dakika, belki saatler geçmişti ki, kapıya üç sert vuruş sessizliği paramparça etti.

Ayşe irkilerek uyandı. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Böyle bir fırtınada kim gelebilirdi ki? En yakın komşu kilometrelerce uzaktaydı.

Tokmak bir daha vuruldu—üç keskin darbe, biri ısrar edercesine.

Ayşe koridorda duvara tutunarak ilerledi. Gözü mutfak masasında duran bıçağa takıldı. Hızlıca alıp sımsıkı kavradı.

“Kim var orada?” dedi titreyen bir sesle.

Sessizlik. Sonra yine—üç darbe, daha ısrarlı.

Ayşe bıçağı bacağına dayayıp diğer eliyle kilidi çevirdi. Soğuk hava içeri doluştu, karla birlikte. Ve eşikte…

“Ayşeciğim, benim. Geri döndüm.”

Mehmet. Onun Mehmet’i. Dokuz yıl önce kaybolan adam. Sakallı, yorgun gözler, tanıdık gülümseme.

Bıçak, hissizleşen parmaklarından düştü. Ayşe sendeledi, kapı pervazına tutunmak zorunda kaldı.

“Bu… sen yoksun,” diye zorlukla konuştu.

“Buradayım,” dedi ve bir adım atıp onu kucakladı.

Sıcaktı. Gerçekti. Buz ve toprak kokuyordu. Ayşe onun ceketine yapıştı, yüzünü omzuna gömdü, gözyaşları sel gibi aktı. Dizlerinin bağı çözüldü, ikisi de holün zeminine çöktüler.

“Nasıl?” diye zorlukla çıkardı tek kelime.

“Biliyorum, anlamıyorsun,” dedi Mehmet, saçlarını okşayarak. “Ama anlatacağım. Önce kapıyı kapatalım. Soğuk.”

Onu kaldırdı. Ayşe bir an olsun elini bırakmadı, sanki bırakırsa yok olacakmış gibi.

“Çocuklar?” diye sordu, etrafına bakınarak.

“Uyuyorlar,” dedi Ayşe, gözlerini onun yüzünden alamadan. “Büyüdüler.”

“Biliyorum,” dedi hafif bir hüzünle gülümseyerek.

“Bu nasıl mümkün olabilir?” diye sordu, parmaklarıyla titreyerek yanağına dokundu. “Sen… sen yoktun. Ben oradaydım.”

“Gel,” dedi, elini tutarak. “Konuşmamız lazım. Zamanımız az.”

Odaya geçtiler. Ayşe bir lamba daha yaktı. Mehmet masanın kenarına oturdu, etrafa dikkatle bakıyordu, sanki her detayı hafızasına kazımak istiyordu.

“Evi güzel korumuşsun,” dedi sıcak bir sesle.

“Ne diyorsun?” diye yalvardı Ayşe. “Neredeydin? Neden şimdi?”

Mehmet derin bir nefes aldı ve gözlerinin içine baktı.

“Her şeyi anlatacağım. Otur, lütfen.”

Ayşe sobaya birkaç odun attı. Alevler parladı, odayı turuncu bir ışıkla doldurdu.

Yavaş hareket ediyordu, sanki zamanı uzatmak istiyordu. Sonra eski bir dolaba gitti, onun fincanını çıkardı—mavi, kenarı kırık. Dokuz yıldır kimse dokunmamıştı ona.

“Bunu sakladığına inanamıyorum,” dedi Mehmet, sıcak çay dolu fincanı alırken şaşkınlıkla.

Ayşe onu aç gözlülükle inceliyordu, en ufak detayı kaçırmaktan korkarak. Tanıdık yüz hatlarına bakıyordu: kaşlarının arasındaki çizgi, çenesindeki çocukluk yarası. Eli ona uzandı—bileğine, omzuna, yanağındaki sakallara dokundu, gerçek mi diye kontrol edercesine.

“Gerçeksin,” diye fısıldadı kurumuş dudaklarıyla. Sonra sessizce sordu: “Anlat… bu zamana kadar neredeydin?”

Mehmet sobadaki alevlere uzun uzun baktı, sonra konuşmaya başladı.

“Gittikten sonra… gideceğim yere varamadım,” dedi. “Kayboldum.

Başlangıçta karanlık, yoğun bir yerdi. Sanki sis gibi, ama dokunulabilir. Orada dolandım durdum, ölü mü yoksa diri mi olduğumu bilmeden.”

Ayşe nefesini tutmuş dinliyordu. Elini o kadar sıkı tutuyordu ki parmakları uyuşmaya başladı.

“Sonra bir yere geldim… Limbus derler buna. Sonsuz bir istasyon gibi, trenlerin nereye gittiğini kimsenin bilmediği. Bedenler yok—sadece hisler var.”

Mehmet fincanı bıraktı, gözlerinin içine baktı.

“Benim gibi kayıp olanların sayısını tahmin edemezsin. Pişman olanlar. Özlem duyanlar. İleri gidemeyenler.”

“Kimler onlar?” diye sordu Ayşe.

“Çeşit çeşit insanlar. Kardeşine küskün giden bir ihtiyar. Doğum yapıp çocuğunu bırakan genç bir kadın—sürekli ağlıyordu. Bir kavgada ölen, hâlâ öldüğünü anlamamış bir delikanlı.”

Mehmet derin bir nefes aldı, saçlarını geriye itti—bu tanıdık hareket Ayşe’nin kalbini burktu.

“Hep

Rate article
Lifequest
Ne kadar da özledim,” diye fısıldadı Ayşe, sessiz odada kendi sesinin yankısıyla ürpererek.