TAKINTI: Zihnin Karanlık Labirentlerinde Bir Yolculuk

**BAŞTAN ÇIKARMA**

Kadınların olduğu yerde dedikodu eksik olmaz. Dedikodu yapanın dili merdivenden daha uzundur derler. Bir anaokulunda, öğretmen Leyla’nın özel hayatı sık sık konuşulurdu. Genç bir kadın için aile hayatıyla kişisel hayatı iki ayrı dünyaydı. Leyla, sanki dedikodulara malzeme vermekten keyif alıyor gibiydi.

Etrafında her zaman bir sürü hayranı olurdu. Anaokuluna bir tamirci, marangoz ya da boyacı geldi mi, Leyla görevlerini unutup hemen onlara yardım etmeye koşardı. Gerçi iş, açıkça flört etmek ve vaatkâr gülümsemelerden öteye gitmezdi, ama herkes emindi ki Leyla’nın “kulağı kesikti.”

Leyla, erkeklerin arasında cıvıl cıvıl konuşur, hatta emekliye ayrılmak üzere olan bekçi Hüseyin Efendi’yle bile şakalaşırdı. Anaokulundaki meslektaşları arasında benzersiz olduğunu hissetmek, iltifatlara boğulmak hoşuna giderdi.

Oysa Leyla evliydi ve yedi yaşında Elif adında bir kızı vardı. Ama bunlar onun kişisel hayatını yaşamasına engel değildi. Kocası Murat, Leyla’sına âşıktı, üstüne titrerdi. Karısının masum flörtlerinden haberi vardı ama, “Güzel bir kadın, erkeklerin ilgisini reddedemez. Ama Leyla bana sadık bir eş,” diye düşünerek kendini avuturdu.

Safdillik… Üstelik Leyla da kocasına sonsuz sevgisinden bahsederdi.

…Leyla, annesinin ısrarıyla evlenmişti. Annesi, uysal Murat’tan ideal bir koca “yontulabileceğini” söylerdi. Öyle de oldu. Murat, elektrik ekipmanları konusunda uzmandı. Sık sık iş seyahatlerine çıkar, döndüğünde Leyla’ya ve kızına alışılmadık hediyeler getirir, tüm boş vaktini ailesine adardı. Ama Leyla’ya bu sessiz ve rahat evlilikte bir şeyler eksik gelirdi. Belki de tutku? Coşkulu bir aşk?

…Derken bir gün, Leyla aklını kaybedecek kadar âşık oldu. Her şey, Hüseyin Efendi’nin emekliye ayrılmasıyla başladı. Yerine müdür Hanım’ın oğlu Selim geldi. Selim tıp fakültesinde dördüncü sınıftaydı, diş hekimi olmak istiyordu.

Müdür Hanım, oğluna maddi destek olmak için ona gece bekçiliği teklif etti. Selim hemen kabul etti. Fazladan bir kuruş her zaman işe yarardı. Hem sevgilisiyle sinemaya gider, dondurma yiyebilirdi…

Gerçi henüz bir sevgilisi yoktu. Ama genç ve gelecek vaat eden biri (geleceğin diş hekimi!) kısa sürede bulurdu.

Selim işe başlar başlamaz, Leyla onun bekçi kulübesine uğramadan edemedi.

…Kış akşamıydı. Tüm çocuklar aileleriyle gitmişti. Leyla, bekçi-öğrenciyi ziyarete gitti. Tanışmak için. Selim, nazik bir genç olarak, misafirini buyur etti. Kendisi de eski bir divana yerleşti. Leyla sohbeti rahatça başlatmayı bilirdi. Onun diline yetişmek mümkün değildi…

Konuştular, konuştular… Selim heyecanla kendinden, tıptan, arkadaşlarından bahsetti. Leyla anlayışla başını salladı. Sonra Leyla, sıkıcı hayatından şikâyet etmeye başladı, Selim ise onun elini tutup teselli etti. Zaman su gibi aktı. Şehir karanlığa bürünmüştü.

Selim, Leyla’yı evine kadar götürmek zorunda kaldı. Neyse ki anaokuluna yakın oturuyordu.

Böylece baş döndürücü bir aşk başladı.

Leyla kendini tutamadı. Uçuruma doğru koşuyordu. Selim kısa sürede ona âşık olduğunu itiraf etti. Bu hikâye hemen anaokulu çalışanları arasında yayıldı. Ağızdan ağıza her yere ulaştı. Müdür Hanım, Leyla’yı odasına çağırdı.

“Leyla, hatırlatmak isterim, bir ailen var. Bir anne olarak yalvarıyorum, Selim’i rahat bırak. Unut onu. Sizin ne ortak noktanız olabilir? Senin kocan, kızın var. Selim’in daha çok öğreneceği var. Onun böyle çalıntı bir aşka ihtiyacı yok. Yoksa ahlaksız davranışlarından dolayı seni işten mi atayım?” diye tehdit etti.

“Atın beni, Müdür Hanım! Selim’den vazgeçmem. O benim!” dedi Leyla ve odadan fırladı.

“Pişman olma sakın!” diye bağırdı arkasından öfkeli müdür.

Ertesi gün Leyla, Müdür Hanım’a izin dilekçesiyle geldi. Müdür Hanım sessizce imzaladı ve ekledi:

“Umarım aklını başına toplarsın, Leyla. Benim ‘çeyizli’ bir gelinim olsun istemiyorum!”

Leyla, kızını (“çeyizini”) alıp köydeki ailesinin yanına gitti. Doğru kararı vermek için yalnız kalmak istiyordu. Leyla kendine olanları anlamıyordu. Şehvet mi? Tutku mu? Baştan çıkarma mı? Aklı susmuş, kalbi ise aşk istiyordu.

Köyde, falcı Zehra nine vardı. Çevre köylerden insanlar ona akıl danışmaya, dertlerine çare bulmaya gelirdi. Zehra nine tam doksan yaşındaydı. Aklı yerinde, neşesi boldu. Köyün kenarındaki küçük bir kulübede yaşardı. Bir zamanlar kocası ve yedi çocuğu vardı, hepsini kaybetmişti. Tüm gözyaşlarını dökmüş, acısını içine gömmüş ve bir gün fal bakmaya başlamıştı. Kehanetleri er geç gerçekleşirdi. Köylüler ona güvenir, sırlarını paylaşır ama bir yandan da korkarlardı. Leyla, Zehra nineye hediyeler (para almazdı) alıp köyün kenarına, “kaderine bakmaya” gitti.

Daha eve varmadan, Zehra nine onu şaşkına çevirdi:

“Kızım, oğlunun adını ne koyacaksın?”

Leyla anlamadı:

“Ne oğlu?”

“Öz oğlun. Baharda doğacak. Bilmi

Rate article
Lifequest
TAKINTI: Zihnin Karanlık Labirentlerinde Bir Yolculuk