Bugün bir kez daha gözlerim dalgın, kalbim bir ağırlık gibi sıkıştı. Mert, yeni aldığım spor ayakkabıları hâlâ çürümüş; kapıdan içeri girerken tişörtünün kenarını çekip çektiği hâli hâlâ aklımda.
“Anne, ayakkabılarım tamamen dişli! İki ay önce aldık, hâlâ yeni gibi!” dedi, sesinde titrek bir umutsuzluk vardı.
“Nasıl çürümüş diyorsun? Daha iki ay önce almıştık!” diye cevap verdim, sesimde bir çaba gizliydi.
Sibel hemen araya girdi, “Anne, neyin var? Erkek çocuklar futbol oynar, bizim çocuğumuz da oynamaz mı?” diye bağırdı. İçimde bir fırtına kopuyordu; gözyaşlarını geceye saklamak zorundaydım, çünkü sabaha kadar çocuklar uyuyacak, ben ise işe gitmek zorundaydım.
Fabrikamız kapanmıştı, babam nafaka ödemeyi bıraktı. “Bu ayakkabılar için para bulamam, ne yapacağız?” diye sızlandı Mert. “Bizi böyle bir hayata sürüklediysen, neden doğurduk?” diye bağırdı, kapıyı çarpıp dışarı fırladı. O an, içimde bir şeyler kırıldı.
On yıldır tekstil fabrikasında işçi olarak çalışıyordum, bir zamanlar ekip lideriydim. Fabrika bir anda kapandı; yeni sahibinin getirdiği dışarıdan çalışanlar otobüsle gece geç saatlerde geliyordu. Rom, eski bir taksi sürücüsü, bir akşam çantasını toplarken “Zor zamanlar, ömrüm bir mezara gömülmüş gibi” demişti. O da bir an için kaçmayı teklif etti; ama “Ben yalnız gidiyorum, aklımı kaybetmek üzereyim” diye fısıldadı ve ortadan kayboldu.
Şehirde iş bulmak artık bir umutsuzluk oyunu. Temizlikçi olarak bir ofiste işe girdim; maaş küçük, ama bir şeyler kazanmaya başlamıştım. Et pahalı, yağ bir lüks hâlâydı; ama hayatta kalabiliyordum. Ayakkabıya, kıyafete gelince “borç al, öde” döngüsü başladı. Altın kolyemi, evlilik yüzüğümü sattım; artık değerli bir şey kalmamıştı.
“Mert! Sibel! Gidiyorum!” diye bağırdım; odada yankılanan bir sessizlik vardı. Çocuklarımı nasıl büyütmeliydim? Diğer çocuklar yeni şeyler gösterirken bizimkiler eski, yıpranmış bir şeyler giyiyordu.
İşten ayrıldıktan sonra boşanma davası açtım, nafaka davası da açtım; ama bir yıl boyunca bir kuruş bile gelmedi. Rom’a aşık olduğum zamanlar yoktu; sadece “evlenelim, bir arada olalım” diyebildiğimiz bir uyum vardı. Şimdi, o günlerdeki sözleri bir fısıltı gibi kulaklarımda çınlıyor.
Ofiste bir şeylerin ters gittiğini fark ettim; kızlar fısıldıyordu, kimse çalışmıyordu. “Neden yüzleriniz bu kadar somuruk?” diye sordum. “Büyük bir anlaşma hazırlanıyordu, ama şimdi her şey dağılmış gibi” dediler. “Gerçek mi?” diye sordum. “Eğer doğruysa, Pavel Vasilyevich işten çıkarılacak, biz de onunla birlikte” dediler.
Mert’in ayakkabısı için bir avans isteyecektim, ama o anki yöneticim Ahmet Yılmaz bana bir fırsat sundu. “İçeri gir, otur, bir şey iste” dedi. “Ayakkabılar dişli, bir avans alabilir miyim?” diye sordum. Ahmet bir anda gülümseyerek “Otur, bir şey söyleyeceğim” dedi.
Bana bir kağıt verdi, üzerine bir miktar para yazdı. “Bu para sadece bir avans değil, aynı zamanda bir iş teklifidir” diye ekledi. “Başımıza gelen anlaşma felaketine dair bir belgeyi değiştirmeliyiz. Baş muhasebeci Oya Kaya’nın dosyasındaki eski evrakları alıp, bizimkileri yerine koymalısın.”
“Bu ne demek? Oya işini kaybeder mi?” diye sorduğumda Ahmet “Kaybeder, ama tecrübesiyle yeni bir iş bulur; merak etme. Sana iyi bir ücret ödeyeceğim” dedi. “Akşamına kadar karar ver, patron iki gün içinde gelecek” diye ekledi.
Kalbim çarpıyordu, ellerim terliyordu. Kağıdı aldım, ama bir yandan da içimde bir ses “Hayır, bunu yapamam” diyordu. Çalışma arkadaşlarım merakla “Avans aldı mı?” diye sordu; ben sadece başımı salladım, odama çekildim.
Oya Kaya kapıdan içeri girdi. “Ahmet gitti, seninle konuşmak istiyorum” dedi. Gözlerim doldu, bir çığlık gibi “İyi ki geldin!” diye bağırdım, gözyaşları bastı. Oya bir kutuya oturdu: “Beni kurban yapmak istiyorlar, değil mi?” dedi. Bir zarfa para verdi, “Bu kadar yeter, ayakkabılar için” dedi. “Akşamına kadar kabul et” diye ekledi.
Eve döndüğümde Mert ve Sibel beni karşıladı. “Anne, özür dilerim…” dedi Mert. “Sorun değil, al bu para, ayakkabılar alalım. Bugün bir pasta var, misafirlerimiz var, temizlemeye yardım eder misin?” dedi Sibel.
Akşam olduğunda Oya tekrar geldi, yanında başka bir adam da vardı. O adam Veli Çelik’ti; biz aynı sınıfta okumuştuk. “Marika? Olmaz!” diye hayretle bağırdı. Bir yıl sonra aileleri şehri terk etmişti. Dostluğumuz uzaktı ama bir zamanlar bir arada büyümüştük.
Veli oturup bana sordu: “Ne oldu, fizik öğretmenini temizlikçi yapan?” Ben geçmişi anlattım: meslek lisesi, fabrika, evlilik, boşanma… “Fabrikaya hemen mi girdin, evlenip mi çabuk?” dedi. “Seçenekler azdı, barış içinde olmak istedim” dedim.
Veli bir şeyler düşündü: “Şimdi okula geri dön. Herkes öğreniyor, ben de seni maddi olarak destekleyeceğim. Boş zamanım var, yeni bir işe girecek, ama temizlikçi olmayacaksın.”
Ben gözlerim dolu, “Yapamam…” dedim. Veli “Hatırlıyor musun, ben de aynı şeyleri söylediğimde sen bana ‘bir daha söyleme’ dedin?” dedi. Gülümseyerek “Evet, kitabı sana çarptım” diye hatırladım.
Üç yıl geçti. Veli işini devraldı, ben de bir finans şirketinde yöneticilik yaptım. Hızlı bir eğitimle okulumu bitirdim, artık başka bir insan gibi hissediyorum; duruşum, tarzım, tavırlarım değişti. Güçlüyüm, kendime güveniyorum. Bir fizik sorusunun hayatımda bir dönüm noktası olacağını kim düşünürdü? Bu satırları yazarken, geçmişin acılarını, umutlarını ve yeni bir geleceği bir kez daha hatırlıyorum.




