Onun sözleri bir yumruğun darbesi gibi çarptı kulaklarıma. “Evet, ama bu fırsatlar ne işe yarar ki hâlâ zorlanıyorsam?” diye içini çeken bir ses duyuldu. Bir an sessizlik çöktü, ardından yumuşakça sordu: “Tam olarak neye ihtiyacın var?” Ben tereddüt ettim; kelimelere dökmeyi bile düşünmemiştim. “Bilmiyorum… kredi kartı borcumu, kiramı, belki araba taksitlerimi ödeyecek para. Nefes alabilecek kadar.” Uzun bir iç çekişi vardı, yorgun bir hüzünle. “Sana dürüst olacağım. Seni her şeyden çok seviyorum ama para vermek bu sorunu çözmez. Önce bu çıkmaza nasıl düştüğünü anlaman gerekir.”
İçimde bir acı dalgası yükseldi. “Yani bu benim suçum mu?” “Hayır,” dedi nazikçe, “bu senin sorumluluğun.” Telefonu daha sık tutarken odadaki hava birden ağırlaştı. “Artık çocuk değilsin,” diye ekledi. “İyi bir işin var, değil mi?” “Evet, ama geliri her şeyi zar zor karşılıyor.” “Bütçe yaptın mı? Paranın nereye gittiğine baktın mı?” Sessizlik çöktü. Çünkü gerçek şu ki, bakmamıştım. Fazla harcama yaptığımı biliyordum ama aynaya bakmaktan kaçınıyor, kartımı kaydırıp bir mucize bekliyordum.
“Seni çaresiz bırakmadım,” dedi annem, “eğer yardıma ihtiyacın varsa—sadece kurtuluş değil—buradayım. Ama bunu…” dediği sözü tamamlamadan hatıralarımda kayboldu. O zamanlar İstanbul’da, lira cüzdanımızın daralmasıyla mücadele ederken, annemin bu sözleri kulağımda çınlıyordu. Şimdi geriye dönüp bakınca, sorumluluğu kabul etmenin ve kendi ayakları üzerinde durmanın ne kadar zor ama kaçınılmaz olduğunu anlıyorum. Hayatın her köşesinde bir ders, bir hatırlatma saklı; o gün de bir hatırlatma olmuştu.




