Kayıt 1 – 12 Haziran
Bugün kiraladığım gelinlikle ilk defa aynanın karşısına geçtim ve vücudumda bir tuhaf ağırlık hissetr. Korku değildi, güzellik de değildi; sırf bir hâlâ hissettiğim bir basıklık. Önemsemedim, sonuçta bu kıyafeti eski bir butikten ödünç almıştım. Galata’nın eski bir vintage dükkanının vitrininden bir kez, yirmi yıl önce bir defa giyilmiş. Temizlenmiş, korunmuş, hiç dokunulmamış gibi anlatılmıştı. Ben de, artık pahalı bir şeyin ulaşılmazlığını aşmanın sevincini yaşıyordum.
Dükkanı kapattıktan sonra gelinliği özenle asıp, evdeki her akşam evlenme gecemi düşünerek izledim. Şafak gibi bir aşk, genç bir tutku, bir evlilik hayali… Ama düğün gecesinden bir gün önce, elbiseyi ütülerken iç astarının dikişine yakın bir yerde tuhaf bir şişkinlik fark ettim. Küçük, düz bir yumru. Merakla iğneyle açtım ve içinde soluk bir kağıt buldum.
“Okuyorsan, lütfen onunla evlenme. Tehlikeli. Ben kaçtım…” diye imzasız bir not. Notanın altına “M.” yazılıydı.
Gelinliği düşürdüm; kalbim bir anda çarpmaya başladı. Notayı çevirince başka bir satır daha gördüm:
“BU GİYİMİ SANA VERENİ YENİDEN KULLANMIS DİR.”
Ama o da bir kez daha bir kez kiralanmıştı. Dükkanın adresi Google’da yoktu, haritada bile bulunamıyordu. Arabayla oraya gittiğimde, dükkan kapalı, pencereler tozla kaplı, içi boştu. Yaşlı kadının izine rastlamamıştım.
Kapı komşusuna sordum. Gözleri uykulu bir genç, “Bu dükkan uzun yıllardır kapalı” dedi. “Sen de bir kez daha aynı soruyu sordun; üç yılda benzer üç kadına sorulmuş bu soruya cevap veren birine rastlamıştım.” Gözlerimde dondu; üçüncü kadındım, diğer ikisi ya evliliklerini iptal etmiş ya da kaybolmuştu.
Telefonumu elime aldım, nişanlıma bağlandım. Notu, dükkanı, komşuyu hiç bahsetmedim. Sadece, “Bana tanıştığın zaman nerede bulunuyordun?” diye sordum. O bir an duraksadı, “Neden şimdi soruyorsun?” dedi. O an anladım; bu not rastlantı değildi, gelinlik de bir tesadüf değildi. Yarın, belki de hayatımın son günü olabilirdi.
Kayıt 2 – 13 Haziran
Sabah uyandığımda göğsümde hâlâ bir ağırlık var, sanki nefesim bir şeyler tarafından sıkılıyor. Yatağın kenarında kırışmış bir not buldum: “BU KİYAFETİ KENDİNE VEREN DİHADEFEN BUNA ÇALIŞTI.” Kağıt, cam gibi kırılgan bir hâle bürünmüş; ama hâlâ aynı sıkıntıyı taşıyordu.
Gelinliği kutusuna geri koydum, ipek gibi kokan eski bir lavanta kokusuyla sarılmış. O anda bir şeyin kan mı, yoksa eski bir parfüm mü olduğunu düşündüm. Tekrar kinesiz bir gerilim hissi içinde arabaya atladım, uykusuz bir şekilde, sadece pijamadan bir çift ayakkabıyla, “İkinci Şans” adlı bir dükkân aramaya çıktım. Kapıyı ittim; çan çalmadı, çan bile yoktu. İçerisi boş, tozlu seramik döşemeler ve kırık bir ayna vardı. Sanki yıllardır terk edilmişti.
Kapı dışındaki çöp süpüren bir adam bana baktı, “Satılık bir şey mi arıyorsunuz?” dedi. “Burada iki gün önce bir dükkan gördüm, kapalı olduğunu söylemiştiniz.” Adam, “Orası 2019’dan beri kapalı” diyerek başını salladı.
Kafamda bir soru döndü: “Eğer dükkan yoksa, gelinliği nereden aldım? Notu kim koydu?” Otelime dönmek istemedim; teyzemin evine gittim. Teyzem her zaman sakin bir kadın, fazla umursamaz; ama çay iken notu gördüğümde gözleri aniden dondu.
“Bu, uzun zaman önce tanıdığım birinin başına gelen bir şey,” dedi. “Morayo adında bir kız, aynı vintage gelinlikle evlenmişti, dükkanı gerçek bir dükkan değildi. Kocası yanlış kişiydi, evlilik onun sonu oldu.” Ben ise, “Bu sözde lanet mi?” diye sormamla, teyzem “Notu yak ve gelinliği at” dedi. Ancak o gece kutuyu açtığımda başka bir küçük not buldum: “Sana yedi gün kaldı.”
Kayıt 3 – 14 Haziran
“SANA YEDİ GÜN KALDI” diye bir notun altında, yine aynı gelinliğin üzerine sıkıştırılmış bir başka kağıt buldum. Bu defa daha düzenli, daha kesin bir dublaj gibi; ama o ağırlık hâlâ aynı. “Yedi gün ne demek?” diye düşündüm. Ahmet, benim nişanlım, lanetlere inanmaz, ama korku mantığıyla bile bazen inanır insan.
İnternette “İğşi Şans” adlı bir butik aradım; ama hiçbir iz bulamadım. Forumlarda “Vintage gelinlik – kaybolmuş bir evlilik” adında bir başlıkta, Morayo’nun 1997’de evlendiği, ardından kaybolduğu yazıyordu. Fotoğrafı gülen bir kadın, aynı gelinlikle iki kadının yan yana olduğu bir kareydi. Arkasında “1997” yazıyordu.
Bu gece gelinliği tekrar yatağa serdim, dikişlerini elimiyle okşadım. Astarın kenarında bir şişlik daha fark ettim; tırnak makasıyla açtığımda içinde siyah kadife bir kese buldum; içinde bir yüzük vardı: gümüş, “DO” harfleri kazınmış. Ahmet’in baş harfleri. Şaşkınlıkla duraksadım, “Bu nasıl oldu?” diye düşündüm. Ahmet’ten sordum: “Bu yüzüğü nereden buldun?” O ise, “Bilmiyorum, belki bir şey yanılmıştır” dedi. Yüzük hâlâ sırrını saklıyordu.
Kayıt 4 – 15 Hazır
Geceyi uyuyamadım; ikinci not ellerimde sıcak, titriyordu. “Yedi gün” sorusunun cevabını bir an önce bulmalıydım. Ahmet’in telefonuna bir kez daha bağlandım; “Nerede?” demedim, sadece “Büyük bir şey var, konuşmalıyız.” diye söyledim. O ise, “Sana bir şey söyleyemem” dedi.
Teyzem Morayo ismini hatırlattı, nadir bir isimdi. İnternette aradım, 2018’de “Morayo ve David” adlı bir düğün duyurusu buldum. David adı Ahmet’in tam adıydı; ama tarih beş yıl öncesini gösteriyordu. Ahmet’in geçmişte başka bir evlilik yapmış olabileceği aklıma geldi.
Ertesi gün Ahmet’i aradım, “Tam adın David Oluwaseun değil mi?” diye sordum. Suskunluk… “Morayo ile evlendin mi?” diye ısrar ettim. Sessizlik bozulmadı. “Neden söylemedin?” diye bağırdım. O sadece “Bunu telefonla anlatamam” dedi.
Zeynep adlı bir arkadaşımın evine gittim; orada “İkinci Şans” dükkanının eski sahibiyle konuşacak bir terzi bulduk. Terzi, “Bu dikiş sonradan eklenmiş, bir şey saklamak için” dedi. Kıyafetin içinde, kadife bir poşet bulduk; içinde bir yüzük, “DO” harfleriyle.
Kayıt 5 – 16 Haziran
Gün geçmiyor, üzerimde hâlâ bir belirsizlik hâkim. Telefonumda gizemli bir mesaj ışıldıyordu: “O yüzüğü takma.” Yine aynı mesaj, bir kez daha tekrarlıyordu. “Neden?” diye kendi kendime sordum. Arabamı bir boş otoparka çaldırdım, motorun sesini dinlerken yüzüğü elime aldım; soğuk, ama bir zehir gibi hissettiriyordu.
Zeynep’le telefonla konuşup, yüzüğün altında ince bir tarih gördük: 07‑07‑2018. Beş yıl önceki tarih, Ahmet’in (David) o eski evlırının bir işareti miydi? İnternette baktığımda, “Morayo ve David” adlı bir blogda o gün bir evlilik duyurusu vardı; Ahmet’in eski kimliğiyle aynı isim.
Sabah Ahmet’i aradım, “Tam adın David Oluwaseun, değil mi?” diye sordum. O sessiz kaldı, “Evet” dedi. “Morayo’yla evlendin mi?” diye ısrar ettim. “Bunu söylemek istemiyorum.” dedi. “Yüzük nereden geldi?” diye sormaya devam ettim. “Seni korumaya çalıştım ama sohbeti burada sonlandırmamız gerekiyor,” diye kapattı.
Zeynep ve ben, evin bir köşesinde notları, yüzüğü, gelinliği bir araya koyduk. “KİM NOTU BIRAKTI?” sorusunu bir kağıda yazdık, kırmızı bir kalemle “NEDEN ŞİMDİ?” işaretledik. Düğün ertelendi, gelinliği iade etmedim; çünkü cevaplar hâlâ eksikti.
Akşam saatlerinde, gelin, odanın kapısını çaldı, “Eğer bir şey söylemek istiyorsan, şimdi söyle” dedim. Korku içinde bir ses duydum; ışıklar titredi, bir kez yanıp söndü. Kapı çalındı, ama gelinlik hâlihazırda yoktu. Çığlık attım.
O gece bir rüya gördüm; Morayo’nun düğün salonunda, aynı gelinlikle duruyordu. Gülümsemesi geniş, gözleri korku doluydu ve fısıldadı: “Koş.” Uyanınca ter içinde, telefonumda yeni bir mesaj: bulanık bir fotoğraf, beyaz bir kadın yerde yatar, “Duymadı” yazılı.
Kapanış
Bugün, gelinliği giymeden, sade bir bej elbise giydim ve iç cebimdeki kıvrık mektubu tutarak kilisenin kapısına yürüdüm. Yağmur şiddetli yağıyordu; gökyüzü sanki bir uyarıymış gibi çığlık atıyordu. Ahmet, şimdi imamın önünde duruyordu, yüzü bir zamanla donmuş; ama ben onun yerine oturmadım. Elime aldığım mektubu yüksek sesle okudum:
“Eğer bunu okuyorsan, bir başkası onunla evlenecek. Lütfen kaç. Hayatını riske atma.”
Sessizlik, bir duvar gibi çöktü. Ahmet’in gözleri bir anda kayboldu. Dedim ki: “Artık bir sonraki olmayacağım.” O an anladım ki, korku sadece bir ses değil, bir uyarıdır.
Ders: Hayat, geçmişin gölgeleriyle dolu olsa da, kendi sesini duyup, kendi yolunu seçmek en büyük cesarettir. Bu deneyim bana, bir şeyin ardındaki sessiz fısıltılara kulak vermeyi ve kalbimin gerçek sesini izlemeyi öğretti.




