Bugün aklımda bir şey dönüyor; birine yardım elini uzattığımda dikkatli olmam gerektiğini bir kez daha fark ettim. İyilik işinin ne kadar çabuk değer kaybettiğini gördüm. Bir kere yardım ettim, sonra insanlar “Senin fazlan varmış gibi” düşünüyor, para, zaman, enerji ve kaynaklarımı bir heba gibi harcadığımı sanıyorlar.
Bu durumun içinde bir tuzak gizli: Yardım, bir anda taş gibi omuzuma biner. Başta teşekkür eder, saygıyla eğilirler. Sonra nazikçe ricada bulunurlar, ardından talepler artar. Ben artık güçsüz ya da imkanım yokken ise, üzerime bir suçluluk yüklerler; “Sen beni yarı yolda bıraktın, borcunu ödemedin” gibi. Çünkü onların gözünde ben bir “hayırsever” oldum, dolayısıyla sürekli “tedarik” etmeye devam etmem beklenir. İyiliğim zaten planlı gelir kalemlerine işlenmiş gibi hâkimler. “Kurtarıcı” olduğum için sorumluluk almıştım, şimdi ise vazgeçtiğim için suçlu sayılıyorlar.
Bir de acı bir gerçek var: Bazen yardımım takdir yerine kıskançlık doğurur. “Eğer o verebiliyorsa, demek ki fazlası var; o daha çok alırken ben ufak bir kırıntı alıyorum” diye düşünüyorlar. Böylece desteğim bir hediye değil, aşağılamaya dönüşür. “Artık yapamam” dediğimde, merhamet beklemek yerine hakaret ve eleştiri alırım.
Bu döngü birden çok kez yaşandı. İlk başta içten teşekkür, sonra ricalar, ardından talepler ve sonunda öfke, yaptığım her şeyin değersizleştirilmesi. Yardım, çok çabuk “borçlu” konumuna getirir; bir an bile durursam, suçlu yapılırım. Bu yüzden el uzatmadan önce, ikinci ya da üçüncü ricada düşünmek gerekir; iyiliğim bir ömür boyu hizmete dönüşmesin. Çoğu zaman benden sürekli bir sorumluluk beklenir, teşekkür yerine bir zorunluluk. Hikâyenin sonu aynı: Eskiden kurtarıcı olan, şimdi “hain” gibi görülür. Saf ve çıkar gözetmeyen bir iyilik ise ya değer bulur ya da anında değersizleşir; ve bu sefer suçlu ben olmayacağım.
—
Bir arkadaşımın hikâyesi de aklıma geldi. Çocukluk arkadaşımla yıllar süren bir bağım vardı; adı Defne. Defne işsiz kaldığında hemen ona yardım ettim: para verdim, tanıdıklarımla tanıştırdım, hatta birkaç ay evime kalmasını sağladım. Başta Defne neredeyse her gün teşekkür ederdi. Zamanla bu teşekkürler azaldı, alıştı. Sonra yardımı bir hak gibi görmeye başladı.
“Sen benim tek dostumsun, her zaman bana yardım edeceksin, değil mi?” diye her isteğinde tekrarlıyordu.
Ben de yardım etmeye devam ettim, ta ki bir gün “Üzgünüm, artık yapamıyorum. Ben de zor durumdayım” dediğimde. Defne bir anda değişti.
“Ben sana güveniyordum! Söz verdin! Gerçek dostlar böyle mi davranır?” dedi. Yıllarca yaptığım her şey aniden silindi, geriye sadece “İhtiyacım olduğunda bana yardım etmedin” şeklinde bir kırgınlık kaldı.
En çok kalbimi yıkan şey, para ya da kaybettiğim zaman değil; gerçek bir dostluğun hiç olmamasıydı. Sadece almaya alışmış bir tutum vardı. O anda anladım ki, yardım ancak takdirle karşılandığında değerli olur. Takdir yerine bir talep gelirse, bu artık destek değil, sömürüdür.
O günden beri yalnızca elini uzatabilecek, aynı zamanda başkasına da el uzatabilecek insanlara yardım ediyorum. İyiliğin karşılıklı olması gerektiğini biliyorum; aksi takdirde zincire dönüşür.
Bugün bu düşüncelerle kalemi bırakıyorum; yardımın sınırlarını çizmek, kendime ve çevreme saygı duymanın bir yolu.




