Bugün yine gece yarısı saat birde kapı gıcırtısıyla uyandım. Sofada, annelerimizin “Geceyi beklerken çayını içmek” desseli gibi, oturmuş, yorgun bedenimi dinlendirmeye çalışıyordum. O an, kızım Efsun’un varlığı hâlâ odanın köşesinde bir hayalet gibi süzülüyordu. Ancak bir şey eksikti: gölgesi.
Efsun on iki yaşında, mangoyu, matematiği ve TikTok koreolarını banyodaki çatlak ayna karşısında tekrarlamayı çok severdi. Çocukluğunun ilk on iki yılında neşesi ayaklarıyla birlikte gelirdi; dağınık örgüler, kirli çoraplar, sürekli mırıldandığı uyumsuz bir şarkı… Hepsi birden üç hafta önce bitti. O sabah, o saatlerde okula gelmesi gereken çocuğumuz bir anda saat birde evimize girmeye başladı.
İlk gece kapı o kadar geç açıldı ki kalbim göğsümde yerinden fırlayacakmış gibi atıyordu. “Efsun! Neredeydin? Ben—” diye bağırdım, ama o yorgun bir gülümsemeyle elini kaldırıp “Merak etme, iyi geldim,” dedi. Gözyaşı yoktu, özür de yoktu, korku da yoktu. Sadece bir kilit sesiyle odasına girdi, kapıyı çattı ve sessizce kapanmasını izledim.
O an, odanın içinde bir soğukluk hissettim; sanki bir buzdolabının içindeymişim gibi. Koridor ışıkları titredi, sonra sabitleşti. “Çocuklar bazen garip olur,” diye düşündüm, ama bir şeyler eksikti. İkinci gece de aynı vakitte, aynı sessiz adımlarla geldi. Lamba önünden geçerken gölgesi yansımadı; yerde bir siluet bile yoktu. Işıkları açtım, onu tam ışığın altında durdurdum, ama zeminde gölge olmadan duruyordu. “Ne oldu anne?” diye sordu, ben de sadece “Yorgunum” diye cevap verdim.
Ertesi sabah okula telefonla sordum; öğretmenim tereddütle, “Hanımefendi, kızınız son sınavurdan beri okula gelmedi. Üç haftadan beri izimiz yok,” dedi. Kalbim bir anda durdu. “Sabah okula koymaz… Üniforması, su şişesi var” diye inandım. Buzdolabını açtığımda su şişesi hâlâ oradaydı, bozulmadan. O gece uyuyamadım, pencere kenarında oturup bekledim.
Tam bir buçuk saat civarında dış kapı gıcırdayarak açıldı. İçeri o girmişti, ama artık aynı Efsun değildi. Gözleri tekdüsük, nefesi ritmik bir melodi gibi tuhaf, başını yana eğerek “Neden uyanıktın anne?” diye sordu. “Seni bekliyordum,” dedim, ardından “Gölgen nerede?” diye ekledim. O bir gülümseme takındı, “Gölge geride kaldı,” dedi, sanki bir şeyin içi boş bir yerde saklı olduğunu fısıldar gibi.
O an, duvardaki eski bir aynanın önünden geçerken bir gölge belirdi; Efsun’dan daha uzun, gözleri devasa ve gülümsemesi ince bir çizgiyle. Kalbim çarptı, ellerim titredi. Şimdi odada, yatağında, sessizce nefes alıyor; ama gerçek gölgesi dışarıda, hala bekliyor.
—
Efsun “dönmüş” gibi olsa da ev artık eskisi gibi nefes almıyor. Gündüzler normal geçiyor; kahvaltıda çay ve simit, ama o sessizce mısır gevreğini karıştırıyor, kulağında hiç duymadığım bir şarkıyı mırıldanıyor. Öğleden sonra bir anda kayboluyor; kapı tam 18:45’te kendi kendine kapanıyor, bir saniye bile önce ya da sonra olmuyor. Ben karanlıkta, yalnız başıma otururken “Bu hâlâ kızım mı?” sorusu içinde yankılanıyor.
Evin duvarları artık nefes alıyor gibi; çatlaklar hafifçe genişliyor, odadaki bitkiler soluyor, sanki görünmez bir el her gece dokunuyormuş gibi. Bir gece uykusuzlukla uyanıp kapıyı araladığımda, odasında oturmuş bir kız buldum; sırtı duvara dönük, bir bebek oyuncağının gözlerine bakıyordu, şarkısını devam ettiriyordu. Arkasında bir gölge belirdi; onun gölgesi değil, daha uzun, ince, önce ona doğru hareket eden bir gölge. Korkudan kaçtım, kapıyı kilitledim, bir sandalye ile blok yaptım, dua ettim. Tanrı bile bu kara girişim ne zaman sonuç verir bilmiyor.
Ertesi gün fotoğrafını karşılaştırdığımda gözleri değişmişti; kahverengi yerine çamur gibi bir yeşil, gözbebekleri kedi ya da yılan gibi dikdörtgen. O gece koridorda un koydum, bir tuzak gibi. Bir buçuk saatte kapı açıldı, hafif adımlar geldi, durdu. Zaten uyanıyormuş gibi gözümün bir köşesinden bir şey gördüm; ayaklarının altında insan izleri yerine ince, uzun tırnak izleri vardı, sanki bir kedinin kuyruğu yere sürükleniyormuş. Ayrıca bir kıvrım, uzun bir iz, bir yılan gibi.
Yastığımın altına bir not buldum; el yazısı değildi, sanki yanmış bir kağıda kelimeler kazınmıştı: “Anne, ben burada sıkıştım. Ben ben değilim. Yarın içeri almayın.” Şimdi gecenin doksan dokuzuncu dakikası ve dış kapı yavaşça açılmaya çalışıyor.
—
Saat birde kapı kendi kendine açıldı. Ben oturma odasında, notu hâlâ elimde tutarken kalbim göğsümden fırlayacak gibi çarptı. Ancak bu sefer korkarak değil, perde arkasına saklanarak izledim; telefon sessiz, ışıklar söndü. Bir adım… iki… üç… sesleri hafif, ama bir şey taşıyor gibiydi. “Anne… geldim,” diye bir ses duyuldu, ama iki ses aynı anda, biri derin, biri ince, sanki iki ağız birden konuşuyordu.
Kapı kolu döndü, ben nefes tuttum. Bir varlık kapıya yaslandı, gözyaşları gibi kuru damlalar… “Anne, üşüyorum, içeri al,” dedi. İçimdeki o notun yankısı tekrar çaldı: “Ben ben değilim, yarın içeri almayın.” Gerçek Efsun dışarıda, o kapı kutsal bir sınırı koruyordu; içerdeki ise başka bir şeydi.
Saat 3:33’te adımlar uzaklaştı, kapı tekrar kapandı, sessizlik sardı beni. Sabah olduğunda Efsun’un odasına girdim; boştu ama tam ortada bir kutu, kara kumaşla sarılı, insan saçından bir tutamla bağlanmıştı. İçinde bir bebek beşiği gibi bir kukla, yüzü benim gibi, üstünde bir kılıçla kesilmiş bir not: “Sen bir sonraki olacaksın.”
—
Ertesi gün okulda öğretmenle konuştum; kızım bir daha gelmedi, arkadaşlarına da cevap vermedi. Telefon hâlâ kapalı. Oyun odasındaki kukla yanıp söndü, etrafı kan gibi koktu.
Gece yarısı bir ayna koydum kapının önüne; süperstitisyon gibi değildi. Gözlerime inanamıyordum; gece birden kapı gıcırdadı, bir figür içeri süzüldü. Mavi ceket, sırt çantası, beyaz ten, ama yüzü solgun, gözleri boş. “Merhaba anne,” dedi, ama aynaya bakınca yansıması yoktu. “Ne yaptın?” diye sordum. “Fotosentez öğrendik,” dedi, ama iki hafta önceki dersimizdi. Ayna gölgeyi yansıtmıyordu, bir soğuk rüzgar ayaklarıma dokundu.
Masa altına sakladığım kukla bir sabah gülümseyerek oturuyordu, elinde benim saçımdan bir tutam. Kutsal bir rahip ona “Parazit” dedi, bir şey söylerken elleri titredi: “Gölgelerini takip eden bir çocuk artık bu dünyada değil.”
Kameralar kurdum, gece yarısı bir video kaydetti; kızım evin çatısından içeri yuvarlandı, eklemlerin yerinden çıkmış gibi hareket etti, bir şey sırtından sürünüyordu; “Anne, izlemeyi bırak, beni izle,” diyerek kameraya baktı ve ekran karardı.
—
Bu görüntüyü izledikten sonra kameraları kırdım, kuklayı nehre attım, dua ettim ama bir şey değişmedi. Efsun hâlâ her gece bir saatte geliyor, daha soğuk, daha kusursuz, daha boş bir bedenle.
Sabah çantasını inceledim; kitap yok, sadece çamur gibi kara toprak, bir kağıt katlandı: “Okulda benim değilim, ben geri dönenim. Daha fazla sorma.” Okul yetkilisine aradığımda: “Kızınız bir ay önce okula gelmedi, mezarı ziyaret ettik, hatırlamıyorsunuz,” dediler.
Kapının önünde bir kez daha bekledim; bir ses duvara çarptı, bir gövde düştü, odama yürüdü. Bir dolabın önünde dua eder gibi eğildi, içinden bir başka kız çıktı; kirli, soluk, dudakları karanlık iplerle dikişli, suskun. O sahte kız onu kucaklayarak “Hazırsın” dedi. İkisi de “Anne, şimdi sıra senin” diye bir ağızdan bağırdı.
Ben kaçtım, ayaklarım çıplak, sokakta bağırdım. Mahalle ışıkları kapalı, herkes derin bir uyku içinde. Ertesi gün polis gelince ev boştu, dolaplar yoktu, hiçbir iz bulunmadı. Tek duvar yazısı: “Artık senin kızın değil.”
Dosyaları istedim, güvenlik kamerası videolarını izledim; gerçek Efsun bir odaya hapsolmuş, penceresiz, tek bir masa, bir ayna; ama aynada ben gülümserken gördüm. O da bana gülümseyemedi.
Şimdi anladım ki kızım iki dünya arasında sıkışmış; içerdeki varlık benim bedenimde yaşıyor, bana “anne” diyor ama gerçek Efsun yok. Bu ev artık hiç kimseden değil, sadece gölgelerden ibaret.
Gördüğüm bir sonraki ayna bir mezarlık gibi toprağa çakılmış, içinde bir kız çığlık atıyor, bir ses “Sadece annen kalırsan girerim” diyor. Ben adımın üzerine gelen laneti kabul etmemek için kırpıyorum, ama gölgem hâlâ beni önden yönlendiriyor.
Sonunda uyandığımda mutfakta Efsun pankek yapıyordu, gölgesi hâlâ benimle yürüyordu. “Anne, iyi misin?” diye sordu, sesim yoktu. Aynada yansımasız hâlâ duruyordum, sessiz, bir başka ben…
Bu kadar uzun bir geceyi daha bitirirken, bir kez daha anlıyorum ki, bir annenin kalbi bir kez kırıldığında, gölgeler bile kendine bir yol bulur. Ancak ben hâlâ burada, bu satırları yazarken gölgemin beni izlediğini hissediyorum; çünkü gerçek benim değil, gölgem hâlâ evin içinde dolaşıyor.




