«Ne zaman sen yok olacaksın?» diye fısıldadı gelinim, hastane yatağımın yanına otururken, benim hâlâ her şeyi duyduğumu ve diktofonun her an kaydettiğini bilmeden.
Nefesi sıcak, ucuz kahve kokulu. Beni bilinçsiz, sadece ilaç dolu bir beden sanıyordu.
Fakat uyumuyordum. İnce bir hastane battaniyesi altında yatarak, vücudumdaki her sinir bir teller gibi gergindi.
Avucun altına, kimsenin görmediği bir köşeye, soğuk bir diktofonun dikdörtgen kutusu gizlenmişti. Kayıt tuşuna bir saat önce basmıştım, gelinim odaya oğlu İbrahim’le birlikte girdiğinde.
— İbrahim, o hâlâ bir sebze gibi, — dedi Sibel, sesini pencereye yönelterek yükseltti. — Doktor hoparlör çalışmıyor dedi. Ne bekliyoruz?
İbrahim’in ağır bir iç çekişini duydum. Tek evlatım benim.
— Sibel, bu… yanlış. O benim annem.
— Ben senin eşin! — diye bağırdı. — Normal bir dairede yaşamak istiyorum, bu bodrumda değil. Annen yetmiş yıl bu evde oturdu, yeter artık.
Hareket etmedim. Nefesimi derin bir uyku taklidi gibi düzenli alıp veriyordum. Gözyaşı yoktu; içimdeki ateş kül gibi soğumuştu.
Sadece buz gibi, kristal berraklığında bir netlik kalmıştı.
— Emlakçı fiyatların güzel olduğunu söylüyor, — diye sürdürdü Sibel, iş diliyle. — Şehir merkezinde iki odalı bir daire, yeni tadilatlı…
İyi bir para kazanabilir, şehrin dışına bir ev alabiliriz, hayalimizdeki arabayı alabiliriz. İbrahim, uyan! Bu bizim şansımız!
Sessizliği, sözlerinden daha korkunçtu. Onay mıydı bu? Zayıf bir ihanetin örtüsü.
Kışlık rubin sarımsağı, Avrupa çeşidi, indirimli.
— Eşyalar… — devam etti Sibel. — Yarımını atacağız. Gereksiz her şey, kırık tabaklar, kitaplar… Sadece antikaları tutarız, bir değerleme uzmanı çağırırım.
Bir düşünceyle gülümsedim. Değerleme uzmanı… O, benim bir hafta önce yatağa uzanmadan önce yaptığım tüm planları bilemez.
En değerli eşyalar, tek bir çatı altında, yıllardır evde yok. Güvenli bir yerde; belgeler de aynı.
— Tamam, — sonunda İbrahim nefesini çıkardı. — Sen bildiğin gibi yap. Konuşmak zor.
— Konuşma, sevgili, — homurdandı Sibel. — Ben tek başıma hallederim, ellerin kirlenmezsin.
Yatağa yaklaştı.
Gözleri değerlendiren, soğuk bir bakışla benim üzerimde dolaşıyordu. Sanki canlı bir insan değil, yok olması beklenen bir engel gibi.
Parmaklarım hafifçe diktofonun pürüzsüz gövdesine bastı. Bu sadece başlangıçtı; henüz neyin geleceğini bilmiyorlardı.
Beni hayattan silmek istediler. Boşuna. Eski gardiyanlar teslim olmaz; son bir hücumda.
Bir hafta geçti. Damla damla ilaç, sade püresi ve sessiz tiyatroma. Sibel ve İbrahim her gün geliyordu.
İbrahim kapı kenarındaki sandalyeye oturur, telefonu izler gibi bakar, gerçeklikten kaçmaya çalışırdı. Benim hareketsiz bedenimi görmemeye dayanamazdı. Ya da kendi ihanetimi.
Sibel ise odada evindeymiş gibi rahat davranır, telefonla arkadaşlarıyla yüksek sesle gelecekteki eve dair konuşur, “Üç yatak odası, büyük salon, bir bahçe. Peyzaj yapacağız. Kayınvalidem hastan ne olur da? Hastanede ölecek gibi” derdi.
Her sözü diktofonun kasetine düşüyordu. Koleksiyonum büyüyordu.
Bugün sınırı aştı. Dizüstü bilgisayarını getirip yatağımın yanına oturdu, İbrahim’e köşk fotoğrafları gösterdi.
— Bak, ne kadar güzel! Şömine de var! İbrahim, beni duyuyor musun?
— Duyuyorum, — kısık sesle cevap verdi, gözünü yerde tutarak. — Bu garip… Yanında…
— Başka nerede? — diye ekledi Sibel. — Bekleyecek zaman yok. Harekete geçmeliyiz. Emlakçıma telefon ettim, yarın alıcıları getirecek. Dairayı en iyi durumda göstereceğiz.
Gözlerine insanlık hiç girmemişti, sadece soğuk bir hesap vardı.
— Eşyalar konusuna gelince, dün gelen bir çöpçatan gibi dolapları karıştırıyordum. Tüm o hurda… Elbiselerin… O eski elbiseler, tezimi savunduğum, İbrahim’in bir zamanlar bana evlenme teklif ettiği…
Her parça bir anı kırıntısıydı. O sadece kumaşı atmıyor, hayatımı siliyordu.
İbrahim sıçradı.
— Neden dokundun? Belki o da isterdi…
— İstedi mi? — bağırdı Sibel. — O artık bir şey istemiyor. İbrahim, çocuğu bırak. Geleceğimizi kuracağız.
Ayaküstü bir çekmeceyi açtı, içinde ıslak mendiller ve hap kutuları buldu.
— Belgeler burada mı? Pasaport, bir şey? İşlem için gerekli.
Böylece psikolojik baskı doğrudan eyleme döndü. Artık sadece konuşmuyordu; beni hâlâ diri iken soyuyordu.
O anda hemşire içeri girdi.
— Anne, Şebnem, ilaç zamanı.
Sibel’in yüzü birden yumuşak, şefkatli bir ifadeye büründü.
— Tabii, tabii. İbrahim, hadi, prosedürü bölmeyelim. Anne, yarın geliriz — diye mırıldandı, elimi okşayarak.
Dokunuşu iğrençti, sanki bir solucan derime sürünmüş gibi hissettirdi.
Kapılar kapanana kadar gözlerimi açmadım. Sonra yavaşça, büyük bir çabayla başımı çevirdim. Kaslar acıtsa da ayakta kaldım.
Diktofonu durdurup “yedi” numaralı dosyayı kaydettim. Yastığımın altındaki ikinci telefonumu, eski bir dostum ve avukatımın bana gizlice verdiği, tuşlu bir telefonu buldum.
Numarayı ezberlediğim gibi çevirdim.
— Dinliyorum, — soğukkanlı bir ses yan taraftan yanıt verdi.
— Selim Bey, ben, — boğuk, alışılmadık bir sesle konuştum. — Planı çalıştırın. Zaman geldi.
Ertesi gün tam üçte, kapım çaldı. Sibel en çekici gülümsemesiyle kapıyı açtı.
Kapının önünde saygın bir çift ve bir emlakçı duruyordu.
— İçeri gelin lütfen! — neşeyle selamladılar. — Küçük bir karmaşa var, taşınma hazırlığı…
Sibel misafirleri salonun içine yönlendirirken “pencere manzaraları” ve “komşuların dostane tutumu”ndan bahsetti.
İbrahim duvara yaslanıp mümkün olduğunca görünmez olmaya çalışıyordu. Yüzü kül gibi grileşmişti.
— Daire kayınvalidemin, — dedi Sibel hüzünlü bir tonda. — Durumu ağır, doktorlar umut vermiyor.
Karar verdik, özel bir bakım evine göndermemiz daha iyi olur diye; bu duvarlar onun için fazla anı taşıyor.
Bir dramatik duraklama yaptı, alıcıların duygusunu artırmak istedi.
Tam o anda kapı çınlamadan açıldı. Sessiz bir tekerlekli sandalye içeri süzüldü. İçinde ben, hastane önlüğü yerine koyu lacivert ipek bir hastane kaftanı giymiş, saçları toplu, dudakları hafifçe renklendirilmiş haldeydim.
Bakışım sakin ve soğuktu.
Arkamda oturmuştu Avukat Selim— evli, beyaz takım elbise içinde, kapıyı kapatıp sessizce dışarı çıktı.
Sibel donakaldı, gülümsemesi silik bir silgiyle silindi.
İbrahim daha da içe büründü, gözleri odada bir çıkış arıyor, misafirler ve emlakçı şaşkınlıkla birbirine bakıyordu.
— İyi günler, — sesim düşük ama sessizliği kesin bir kılıç gibi kesti. — Sanırım adresi karıştırdınız. Bu daire satılık değil.
Karışık çifte döndüm.
— Özür dilerim, karışıklık için. Gelinim muhtemelen benim hastalığım yüzünden aşırı heyecanlandı ve abarttı.
Sibel sanki bir anda uyanmış gibi.
— Anne? Burada nasıl? Hastanede olmamalı…
— Ne istersem yaparım, sevgili, — ona bakarak havayı dondurdum. — Evimde izinsiz bir otoriteye yer yok.
Cep telefonumdan “oynat” tuşuna bastım. Hoparlörden tanıdık bir hışırtı ve şu ses çıktı:
«Ne zaman sen yok olacaksın?»
Sibel’in yüzü çarşafın rengine döndü. Ağzı açık ama bir kelime çıkmadı. İbrahim elleriyle yüzünü kapattı.
— Büyük bir kayıt koleksiyonum var, Sibel, — sakin bir sesle ekledim. — Hayallerin, satılan eşyalar, değerleme uzmanı… Sanırım bir kaç makama ilgi çekebilir.
Avukat Selim bir dosya yığınıyla öne çıktı.
— Anne Şebnem bu sabah benim adıma bir vekaletname ve polis tutanağı imzalattı, — kuru bir dille söyledi. — Ayrıca tahliye bildirimi hazırladım. Moral zarar ve yaşam tehdidi gerekçesiyle, 24 saat içinde eşyalarınızı toplayıp daireyi boşaltmanız gerekiyor.
Belgeler masaya kondu, sessiz bir hışırtıyla yere düştü.
Bu bir son, bir sınır, bir nokta; geri dönülemez bir son. O anda haftalarca hissettiğim acı ve öfke bir anda yok oldu.
Buz gibi, kararlı, kırılmaz, kaybetmeyecek bir güç hissettim; her şeyimi geri almanın zamanıydı.
Emlakçı ve alıcılar aniden kayboldu, özür dileyerek çıkıp gitti. Salon sadece bizim dört kişiye kaldı; toz gibi yoğun bir sessizlik hâkim oldu.
İlk sözü Sibel söyledi, öfke şiddete dönüştü.
— Hak etmemişsiniz! — parmağını bana doğru tutarak bağırdı. — Bu İbrahim’in dairesi! O burada kayıtlı! O mirasçı!
— Eski mirasçı, — diye düzelt
ti Selim, belgelere bakarak.
— Dün imzalanan yeni vasiyetnamenin görevi, Anne Şebnem’in tüm mal varlığını genç bilim insanları için bir vakfa devretmek. Eşiniz maalesef bu vakfa dahil değil.
Bu benim son ateşimdi. Sibel’in gözlerindeki son umut ışığı sönmüş, bana bakışı intikam doluydu; sanki her şeyin suçunu onun üzerine atıyordu.
İbrahim sonunda duvardan ayrıldı, bana bir adım attı. Yüzü gözya, gözyaşıyla ıslanmıştı, acı içinde kıpırdandı.
— Anne… özür dilerim. istemedim. Bunu o… zorladı.
Onu izledim; kırk yaşında bir adam, kendi seçimiyle kadının sırtına saklanmıştı.
Aşk, o sonsuz anne sevgisi, hastane odasında, eşinin fısıltısıyla öldü. Geride sadece buruk bir hayal kırıklığı kaldı.
— Sesini kısmazdın, İbrahim, — diye cevapladım, sesim düz, soğuk ve neredeyse kayıtsız. — Seçimini yaptın. Yaşa.
— Peki, nereye gideceğiz? — Sibel korku ve öfkeyle çığırdı. — Sokaklara mı?
— Kiraladığınız daire, sizin orada kalmanız gerektiği gibi hâlâ mevcut, — hatırlattım. — Geri dönebilirsiniz ya da başka bir yere. Benim işim bu değil.
Sibel eşyaları çantasına atmaya koyuldu, lanetler mırıldandı. İbrahim odanın ortasında kaybolmuş, tekrar bana baktı.
— Anne, lütfen. Anladım. Değişeceğim.
— Değişmek asla geç değildir, — onayladım. — Ama burada değil, benimle değil. Kapım sizin için sonsuza dek kapalı.
Başını eğdi, sonun geldiğini anladı; bu bir oyun, bir ceza değil, nihai bir karar.
Bir saat içinde çıktılar, kapıların kapanma sesini duydum. Selim yanımda durdu.
— Anne Şebnem, vakıf konusunda emin misiniz? Her şeyi geri alabiliriz.
Başımı çevirip hayır dedim.
— Hayır. Bırakın böyle olsun. Hayatımın geriye kalan kısmı faydalı olsun, düşmanlık yaratmasın.
O da onaylayıp vedalaştı. Ben yalnız kaldım, sandalye kolunu, kitapların kuyruğunu yavaşça okşadım. Her şey aynı kaldı.
Ben değiştim. Artık sadece her şeyi affeden bir anne değildim; kendi evrenimin sınırlarını çizen bir insan oldum.
Ve bu yeni evrende, «Ne zaman sen yoksa?» diye fısıldayan birinin yeri yoktu.




