Elif bir sabah telefon açtı, “Ayşe anne, lütfen Barış’ı okuldan alır mısın? İşte takılı kaldım” dedi. Ali’nin (kızının) evine girdiğimde düşündüğüm tek şey, torunumun kollarıma atlayıp boyalar ve sıcak bir süt kokusuyla dolup taşmasıydı; o an kendimi gerçekten yararlı hissederdim. Fakat o gün sınıf öğretmeni, hanımefendi Ayla, bana farklı bir bakış attı.
––‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑-
Samimi bir tebessümle değil, gözlerinde bir tedirginlik ve uyarı ışığıyla sordu: “Bir an kalabilir misiniz? Barış ceketini alırken soyunma odasına gitti, size bir şey söylemem gerekiyor.”
Kalbim çarpmaya başladı. Ne bekleyeceğimi bilemedim—belki bir kavga, belki bir yaramazlık? Ama Ayla’nın sözleri bacaklarımı büküp yere inmeye zorladı.
Hanımefendi Ayla yavaşça, gözlerine bakarak devam etti: “Barış son günlerde birkaç kez beni endişelendiren şeyler söyledi. O, odasında geceleri ‘baba çok bağırıyor, anne ağlıyor’ diye korktuğunu anlatıyor. Ve bazen de ‘senin yanına gelmek istiyorum’ der.”
Nefesimi tutup düşünmeye çalıştım, ama midemdeki baskı her dakikada daha da büyüyordu.
Eve dönerken Barış hâlâ neşeyle konuşuyordu; yaptığı resimden, yeni oyundan, bugün kazandığı rozetten bahsediyordu. Her bir kelimesi, öğretmenle konuştuğum o dakikaların yansıması gibi kulaklarıma çınlıyordu.
Bir yanda—belki de abartıyordur diye düşünmek, çocukların hayal gücümleleri var. Diğer yanda—eğer doğruysa, o kapalı odada neler oluyor?
Akşam koltuğa çöküp planlar yapmaya çalıştım. Hemen oğlu Serkan’ı arayıp doğrudan sorabilir, ama gerilimli bir telefonun ateşi daha fazla körükleyeceğinden korktum. Elinemdeki tek seçenek, Elif’le konuşmaktı; ama o da yargılanmak isteyebilir miydi? Yine de torunumun evinde korkması düşüncesi dayanılmaz bir yük olmuştu içimde.
Ertesi gün Barış’ı bir gecelik kalacak şekilde almayı teklif ettim. Elif, “Çok işim var, kabul ederim” dedi. O akşam oturma odasında bulmaca yaparken nazikçe sordum: “Barış’ım, okulda öğretmenin senin odanda korktuklarını söyledi. Neden?”
Barış, büyük bir çocuk gibi ciddiyetle baktı: “Baba anneyle bağırıyor, çok bağırıyor. Bazen kapıyı çarparak dışarı çıkıyor ve anne ağlıyor, üzgün olduğunu söylüyordu.” Boğazımda bir düğüm belirdi. Bu hayal ürünü değildi; torunumun yaşadığı gerçek bir kabustu.
Sonraki günlerde aileyi daha dikkatli izledim. Elif’in gözleri daha kapalı, Serkan’ın sinirleri kiprişti. Konuşmalar kısa, soğuk hâle geldi. Bir şeylerin kırıldığını hissettim; Barış yalnız değil, evdeki herkes bir şeyler taşıyordu. Ancak nasıl müdahale etsem bütün bağları yıramazdım?
Bir öğleden sonra Elif’i kahve içmeye davet ettim. Sohbet küçük detaylarla başladı, ama sonunda sözlerim döküldü: “Ben endişeliyim. Kendim için değil, sizler ve Barış için. Görmek istemiyorum ki gözlerinizi bir şeyden kaçırıyor olsun.” Elif gözlerini kaçırmak istedi ama gözlerinden yağmur damlaları süzüldü.
––‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑s —
“Bu zor bir dönem,” diye fısıldadı. “Çok kavga ediyoruz. Bazen Barış’la… Biliyorum ki bu yanlış. Ama artık nasıl yapacağımı bilmiyorum.” Bu, duyduğum en samimi yanıtıydı.
Aramızda bir anlık sessizlik çöktü; sadece kaşığın fincana çarpma sesi duyuldu. Elif’in elleri hafifçe titriyor, buharın içinde kaybolmuş gibi bakıyordu. “Bazen… Barış olmasaydı, belki çoktan bırakırdım kendimi. Ama onun uykuya daldığını gördükçe, hayatını mahvedebileceğimi düşünüyorum ve… o yüzden kalıyorum,” diye devam etti neredeyse bir fısıltıyla.
Boğazımda bir sıkışma hissettim. Ona, bu gerginliğin çocuğu da kırabileceğini söylemek istedim. Ancak o da bunu biliyordu, sadece güç bulamıyordu.
––‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑‑——
Elimi uzatıp onun elini tuttum. “Bak, ne karar verirsen ver, bil ki yanındayım. Barış her zaman bana gelebilir, gece yarısı bile.” Gözleri bir kez daha doldu; bu kez acı değil, bir rahatlama vardı. Uzun zamandan beri birinin ona yalnız olmadığını söylemesi gibiydi.
O akşam evime ağır bir kalple döndüm, ama bir şeyin doğru olduğunu biliyordum. Evliliklerini, bağırışlarını, gözyaşlarını tek başıma durduramayabilirim. Ancak Barış’a güvenli bir liman sunabilirim. Ona, hiçbirinin bağırmadığı, taze pişmiş bir kek kokusunun hâkim olduğu, akşamları masal okunan bir ev vaat edebilirim.
Belki de şimdi görevim, yetişkinleri kurtarmak değil; o küçük çocuğun en değerli hazinesini korumak: kendine ait bir evde, koşulsuz sevgiyle bekleyen birinin olduğunu hissettirmek.




