BENLERİ İÇİN UTANÇTIM… BUGÜN İSE ARTIK KÜÇÜK PARÇALARIM İÇİN YALVARIYORLAR

Onlar için ben utançtım, hâlâ toprak rengi tenli, elleri nasır tutmuş o çocuğum; beni hatırlatan çamur, onlara kaçtıkları yoldan bir hatırlatmaydı. Kardeşim Ömer, evin güneşi gibiydi; beyaz tenli, düz saçlı, gülümsemesiyle her kapıyı açabilirdi, annem de “gülüşüyle herkesin gönlünü çalar” derdi. Ben ise onun gölgesi, köklerimizin inatçı bir yankısıydım.

Aynı evde büyüdük ama iki ayrı dünyada. Ömer’i İstanbul’da İngilizce ve bilgisayar kurslarına gönderirken, ben babamla birlikte köydeki küçük tarlada çalışmak zorundaydım. “Sen tarlada iyisin, Mehmet, öküz gibi güçlü” derdi babam; övgü gibi gelmek isterdi ama ağzından çıkan her kelime bir mahkûmiyet gibi çalar kulağımı. Zeki ya da ince ruhlu değil, sadece kaslı iki kolum vardı.

Annem Fatma daha da acımasızdı. Çiftlikten tozlu, terli bir hâlde eve geldiğinde ağzı bükülürdü: “Şuna bak, toprakla kaplıyorsun. Sanki işçi, efendi çocuğu değil” diyerek beni küçümser, “Git yıkan, Ömer’in yeni temizlediği zemini kirletme” diye sesini yükseltirdi. Ömer hiç süpürme yapmazdı; kanepede kitap okur, ben ise soğuk suyla üzerime çökün toprak ve alçaklığı yıkanırdım.

Bana gözleriyle bakan tek kişi amcam İsmail’di, babamın kardeşi, kara koyun, bir marangoz. “Neden annen kardeşini tercih ediyor biliyor musun?” diye bir günlerinden birinde çitin tamir ederken yanına oturup sordu. Başımı iki yana salladım, boğazımda düğüm düğüm. “Çünkü o, annesinin evlenmek istediği adamın aynısı. Sen ise bizim gibi, iş kokan, pahalı parfüm yerine ter kokan bir çocuksun. Ama bu seni zehirleme, yeğenim. Bir erkeğin değeri unvanlarda değil, elleriyle neler inşa ettiğinde.” dedi, nasırlı elleri benimle çakıştı.

En büyük kırılma, on sekiz yaşımda geldi. Ailem masaya oturdu, Ömer özel bir üniversiteden kabul mektubu almıştı. Annem gözleri dolu dolu, “Ömer bu ailenin geleceği, Mehmet” dedi babam, bana bakmadan. “O düşünür, sadece terlemez. Bu yüzden tarlalar onun adına geçirilecek, eğitim bitince iş kurması için sermaye olsun.”

Sanki ayaklarımın altındaki toprak kayboluyordu. Çocukluğumdan beri terimin değer kazandığı tek yerdi o toprak, şimdi kardeşimin hayallerine satılıyordu. “Ya ben?” diye fısıldadım. Annemin bakışı buz gibi, “Senin zaten bir işin var, güçlü bir işçi. Şükransız olma, bu aile için en iyisi.” diyerek kapattı.

O gece uyuyamadım. Şafak öncesi birkaç gömlek paketleyip amcam İsmail’in yanına koştum, veda etmedim; zaten onlara göre ben yıllar önce ayrılmıştım. Amcam sorusuz bir çatı, bir tabak yemek ve atölyesinde bir köşe verdi. “Burada en aşağıdan başlarsın, talaş süpür.” dedi. Ben de öfkeyle süpürdüm, ellerim kanayana kadar. Marangozluğu, ağacın asiliyetini, temiz bir kesimin inceliğini öğrendim. Yıllar geçtikçe atölye büyüdü; ben sadece çırak değil, ortak oldum. Küçük tadilatlarla başladık, ardından ev inşa ettik, son olarak da gayrimenkul projeleri. Ömer mezun olduğunda, “iş”i bir türlü kalkmadı. Satılan bir kısmı lüks bir araba ve tatillere gitti, kalanını sahte bir projeye yatırdı, borç içinde boğuldu. Ailesi de yaşlılık ve hüzün içinde “başarılı oğlum sadece bir dönemeçte” masalını satıyordu.

İki yıl önce amcam İsmail vefat etti, mirasını bana bıraktı, ama aynı zamanda “nereden geldiğini asla unutma” demeyi de bir yemin gibi yaptırdı. Bu miras benim de bir servete dönüşmüş, ama hala o toprakların kokusunu taşıyor.

Geçen ay babam aradı, sesi titrek, korkmuştu. Banka evimizi ve kalan tarlaları hacizleyecekmiş, Ömer kaçmış, ödenmez bir borç bırakmış. “Mehmet, oğlum… yardım et, tek umudumuz sensin.” dedi. Dün yine aynı eski yemek masasında toplandık, ben hâlâ oradaydım, annem dağınık bir örtünün üzerinde gözlerini kaçırmadan otur, babam yüzsüz bir yaşlı gibi…

“Yanlış bir şey istememizi biliyoruz,” diye hıçkırarak annem, “Ben bir kötü anne oldum, gururla kör oldum. Ama bu toprak senin, benim oğlum. Dedenin toprağı.” dedi. İlk defa gözlerimde onu bir yabancı gibi gördüm; hırpalanmış, yenilmiş bir kadındı. Çocukluğumun yalnızlığını, onun soğuk sözlerini hatırladım ve pencereye doğru yürüdüm, bir zamanlar benim dünyam olan toprağa baktım.

“Borcu ödeyeceğim,” dedim, bir nefes rahatlık odasını doldurdu. Anne gözyaşları içinde “teşekkür ederim evlat” dedi.

Dönüp onlara baktım, sesim kesin, titrek olmayan. “Borcu alıyorum ve her şeyi devralıyorum. Ama yanlış anlamayın. Bu toprak sizin kurtarılmanız için değil, beni bir yükten kurtarmak, babamın tek gerçek çocuğuna çekiç ve çivi vermek için.” dedim, duraklayıp kelimle ağırlığı hissettirdim. “Bu arazi, bana bir yük olarak değil, tek bir insanın bana bir çocuk gördüğü anı hatırlatan bir miras.”

Toprağı aldım, ama geri dönmek için değil; bir daha asla onların geri dönebilecekleri bir eve sahip olmamaları için aldım. Sesimi duyduğunu umuyorum, bir dostum, bu hikaye de bir kapı kapandı, başka bir kapı açıldı.

Rate article
Lifequest
BENLERİ İÇİN UTANÇTIM… BUGÜN İSE ARTIK KÜÇÜK PARÇALARIM İÇİN YALVARIYORLAR