Bir yıl boyunca bilinmeyen bir hastalığa yenik düşüyordum; dün ise gelinim bembeyaz bir tozu şekerdeki kutuya eklerken gördüm. Çiğ çiçek desenli ince porselen şeker kutusu, her zamanki yerinde duruyordu; fakat artık zehirli bir zehiri yakında tüketecek gibi bir canavara benziyordu.
Dün, damadımın eşi Nurten, melek gibi bir gülümsemeyle, minik bir poşetten çıkan beyaz tozu o kutuya döküyordu. Bir yıl boyunca yavaşça gölgemi kaybediyordum; halsizlik, kafamda sis, sürekli mide, doktorlar bunları “yaşlanma” ve “psikosomatik” olarak açıklıyordu.
Neredeyse buna inanmaya başlamıştım. Fakat hâlâ masada duran şeker kutusunun gerçek sebebi başka bir şeydi.
— Anne, yine bir şey yemediğiniz mi? — diye seslendi Nurten, şurup gibi bir sesle boğazımı sardı. — Güç sizinle olmalı. Demir çok endişeli.
Bana bir kase yulaf ezmesi koydu. Şeker kaşığı, yoğun karışımın ortasında beyazlaşıyordu, aynı şeker kutusundan.
Tanelerin eridiğini izlerken sırtımdan soğuk bir dondurma hissettim.
— Teşekkür ederim, Nurten. Bir şey iştahımı açmıyor, — demiştim, sesi boğuk ama garip bir kararlılıkla.
— Ne diyorsun, bir kez daha! Söylemiştik, bana itaat edeceksin, Demir için, — diyerek oturdu karşıma. Mükemmel manikür, büyük ela gözlerinde acı bir şarkı çalan bir anlatım. Bir an şüphe ettim; belki bu sadece hastalığın hayal gücüydü.
Ama onun masanın yanından gizlice hızla hareket ettiğini, benim hâlâ yatakta olduğumu sandığını net hatırlıyorum. O anda gülümsemesi yoktu.
— Nurten, konuşmamız lazım, — dediğimde tabağı geri ittim.
— Elbette, anne. Dinliyorum.
Bakışları sertleşti, yargılayıcı bir tavır aldı. Nasıl ki bozulmuş bir makineye bakarsan, o da öyleydi.
— Sizin ve Demir’in ayrı ayrı dairelerde yaşamanız lazım, — dedi. — Birlikte oturamazsınız, şu hâlinizde adım bile atamazsınız. Demir sizin için asla izin vermeyecek. Sizi çok seviyor.
Bu “sevgi” kelimesi, sanki bir koz gibi vurgulandı; gerçekten de o bir kozdu.
Oğlum Demir, bu kadını annesinin koruyucu meleği sanıyordu.
— Sadece huzur istiyorum, — içtenlikle söyledim.
— Bu sizin söyleminiz değil, hastalığınız, — hafifçe kesti; — Ayağa kalkmanızı sağlayacağız. Bu arada Demir harika bir noter buldu. Bağış yapmaya karar verdik.
Bu, sonradan “daha az dert” çıkarmak içindi; sadece sizin rahatınız için.
Geleceğimden, ölümümden bahsettiği bir cümle, ekmek alır gibi sıradan bir sesle konuşuyordu. Hükmeden bir avuç gibi, neredeyse kurbanını ezmişti.
— Düşüneceğim, — dedim.
Akşam, Demir ve ben sinemaya gidecekken, eldiven takıp şeker kutusunun içindeki tüm tozu bir torbaya boşalttım. Çöp kovasında Nurten’in getirdiği aynı minik poşeti buldum; boş değildi. İçinde bir miktar madde kalmıştı. Onu özenle ilaç şişesine aktararak sakladım.
Artık bu mücadele yaşam için değil, ölüm için olacaktı. Zayıf kalmadım; kör oğlumu koruyan bir anne oldum. Hayatım bir casusluk gerilimine dönüştü; sadece kendi hazırladığım yemekleri yemeye başladım, mutfağa kilitlenerek.
Nurten’in sorularına gülümseyerek yanıt veriyordum: “Diyet yaptım, doktor tavsiye etti.” Hapları sadece kendi ellerimle açtığım paketlerden alıyordum. Nurten, bakım maskesinin dikişlerinde çatlaklar görüyordu. Bir keresinde tansiyon haplarımı ona çok benzer bir şeyle değiştirdiğini fark ettim.
— Ah anne, sadece kutuları düzenlemek istedim, ama siz karıştırdınız, — diye cıvıldadı elini tutunca.
Akşam Demir’le zorlu bir sohbet ettik.
— Anne, ne oluyor? Nurten senin paranoyanı söylüyor. Onu ilaçlarını karıştırdığın için suçluyorsun. Anlamıyor musun, gece gündüz en iyi doktorları bulmak için çabalıyor, sen…
— Demir, o beni aldatıyor.
— Kes şunu! — diye bağırdı. — O, daireninde oturup senininde uğraşmak yerine bizimle ilgilenmek ister! Bunu bana, bana ve sana sevgiyle yapıyor! Neden bizim bakımı kabul etmiyorsun?
Onun gözlerine baktığımda, duymaz gibi sözler işittiğimi anladım; her bir çaba yaşlı bir delilik gibi algılanacaktı.
Noter günü en yüksek nokta oldu; beklenmedik bir sürprizle geldi.
— Anne, sürpriz! — diye şarkı söyleyerek geldi Nurten, “Petro Selim Bey”. Bağış işini ertelemeyeceğimizi söyledi.
Demir gözlerini kaçırarak utandı ama boyun eğdi. Hepsi beni kuşattı. Kitabı yavaşça kapattım.
— Ne tesadüf! Bu sabah eski bir tanıdığım İbrahim Avukat ile konuştum. Bana “durumumda” tüm hukuk konuşmalarını ses kayıt cihazı ile yapmamı önerdi; zira baskı altında yapılan sözleşmeler kolayca iptal edilebilir. Masadaki eski düğmeli telefonu gösterdim; kırmızı ışığı yanıyordu: kayıt başladı.
Nurten’in yüzü bir anda değişti; gülümsemesi yırtıcı bir suratla yer değiştirdi.
— Ne için? — çırpıntı yaptı.
— Sadece kendim için, — diye yanıtladım ve demire baktım. — Demir, bir şey imzalayacağım yok. Petro Selim Bey, zamanınızı çaldığım için özür dilerim.
Nurten’in bakışları nefrete döndü; oyunun kuralları değişmişti artık.
Bundan sonra sessizleşti, ama o bir duraklama değildi. En acı noktasına vuracaktı ve kısa bir süre içinde bir kez daha çaldı. Poliklinikten yorgun dönerken odama açılan kapıdan yırtık kağıtların hışırtısı duyuldu.
Nurten yerde oturmuş, mektuplarımı, Demir’in çocuk resimlerini, hayatımı oluşturan her şeyi parçalıyordu. “Bu da ne gereksiz şeyler?” diye bağırdı, dönmeden. “Yakında işe yaramaz olacak.”
O anda içimde bir şey öldü ve aynı anda yeni bir buz gibi sert bir şey doğdu. “Yeter.” dedim.
Sessizce mutfağa gittim, ellerim titremedi. Şişeyi alıp tozu bardağa döküp sıcak suyla karıştırdım. Dönünce Nurten şüpheli bir bakış attı.
— Çay getirdim, yorgun görünüyorsun.
— Korkuyor musun? — diye güldüm. — Haklısın.
Numarayı avukata çevirdim.
— İbrahim Avukat, talimatlarınızı uyguluyorum, — dedim. Sonra Demir’i aradım.
— Oğlum, hemen gel! Nurten benimle kapandı, daha fazla yaşayamayacak, bir şey içti!
Sesim çığ gibi yükseldi. Nurten çığlık attı.
— Ne söylüyorsun, yaşlı cadı!
— O bayıldı! Bardak kırıldı! — diye bağırdım, çay bardağını yere atarak.
Nurten bir anlık felaketin içinde durdu; ama çok geçti. Ben sandalyeye oturdum ve bekledim.
Demir soluk, duvar gibi içeri girdi. Gözleriyle benden, Nurten’ten, kırık parçalara bakıyordu.
— Anne? Ne oldu?
— O beni zehirlemek istedi! — diye bağırdı Nurten. — Deli! Beni öldürmek istedi!
— Bu doğru mu, anne? — diye titredi sesi.
Yanına sessizce yaklaştım.
— Bak oğlum, bana değil, yere bak. İşte senin ilk alfabe kitabın, babandan gelen mektup. O beni değil, seni yok etmişti.
Demir parçayı aldı, yüzü taş gibi soğudu.
— Nurten… neden?
— Bu gereksiz şey! Yardım etmeye çalıştım! — diye bağırdı.
— Bu da bir yardım mı? — Şişeyi ona uzattım. — Bir yıl boyunca bu tozla beslendim.
Nasıl “tesadüfen” iyi doktorların reçetelerini kaybettiğini, seni başka şehre muayeneye götürmekten kaçındığını hatırlayın. Şimdi şişeye, sonra da eşiğe bakıyor, hakaret, iğrençlik ve şok içinde gerçekleri anlıyor.
— Gerçek mi? — diye fısıldadı.
Nurten sustu. Kaybetti.
Kapı çaldı; polis değil, İbrahim Avukat iki sağlam adamla geldi, ardından önceden çağırdığı soruşturmacılar da vardı.
— Ben Avukat İbrahim, — dedi. — Zehirleme ve dolandırıcılık girişimini belgelemek istiyorum. Şahitlerimiz, Nurten’in sağlık sorununu maddi kazanç uğruna sistematik olarak zarar verdiği yönünde. Şişe ve örnekler alınsın.
Nurten yere yığıldı; acıdan değil, çöküşten.
Demir ve ben yalnız kaldık. O dizlerine oturdu, parçaları topladı; omuzları titriyordu. Ben onu sakinleştirmedim, sadece yanına oturup yardımcı oldum. İkimiz de aydınlanmanın yüksek bedelini ödedik; ama yalnızca bu şekilde tatlı, ölümcül bir kâseden kurtulabiliriz.
Üç yıl geçti. Bazen aynı dehşetin benim değil, başka birinin başına geldiğini sanıyorum. Aynada yorgun bir gölge yerine, net bir bakışı olan güçlü bir kadın görüyorum.
Sağlık yavaş yavaş geri geldi; beraberinde huzur da. Ruhsal bir huzur; en kıymetlisi.
Nurten, cinayet teşebbüsü suçundan hapis cezası aldı.
Demir uzun uzun yürüdü, sanki ihanetin yüküyle eziliyormuş gibi. Çok konuştuk, gözyaşlarıyla dolu anlar yaşadık. Affını istedi, görmediği, duymadığı, inanmayan bir şey için. Ben kin tutmadım; o da ben gibi bir kurban, sadece zehirle değil, kalbimize bir darbe aldı.
Bu yara onunla birlikte kalacak, ama onu daha olgun, daha bilge, daha dikkatli yaptı. Bir yıl önce Demir yanına Katıye getirdi; sessiz, samimi bir genç kız, sıcak gözleriyle.
Onu temkinle izledim, sahte bir şey aradım; ama bulamadım. Katıye, bana ısmarlamak zorunda değil, sadece vardı. Sevdiği kitapları getirdi, sessizce yanımda oturdu; pencereye baktık, o sessizlik sıcak bir örtü gibiydi.
Bugün pazar. Daire, taze elma ve tarçın kokusuyla dolu; Katıye, benim tarifimle bir şarlota pişiriyor.
— Ayşe teyze, gözünüzde, kek kabardı mı? — diyordu sesinde bir neşeyle.
Mutfağa girdim; Demir ve Katıye fırının yanında duruyordu. Demir omzunu sarıp, şarkıyı izliyordu; mutlulukları gösterişsiz, gerçek, güven doluydu.
— Kabardı, canım, ne kadar da, — güldüm. — En önemli şey fırını erken açmamak.
— Hatırlıyorum, doktor da öyle demişti, kapricen.
Katıye hatırladı, duydu; benim deneyimim onun için çöp değil, bir hazineydi.
Çay içmek için oturduk. Demir yeni bir şeker kutusu koydu; sade, beyaz. Bir kaşık şeker çaya kondu. Korku kayboldu. Sadece insanların neler yapabileceğini anlama kaldı. Ancak bu, onunla birlikte gelen başka bir şeydi: gerçek sıcaklığını nasıl hissettiğimize dair bir bilgi.
— Anne, düşündük, — dedi Demir, Katıye’nin elini tutarak. — Hafta sonu köye gidelim mi? Hep birlikte.
Oğlumun derin bakışını gördüm; karısını, ışık getiren kadını gördüm. Anladım ki, biz kırılmadık; temizlendik.
Ve bu sakin, gerçek mutluluk en büyük ödüldür.




