Keyif Aldığınız anların ardında, biz borç içinde debeleniyoruz: Emekliliğim, Ailem ve Çektiğim Çileler

«Sen keyfinle yaşıyorsun, biz ise borçların içinde boğuluyoruz»: Emekli maaşı, aile ve çilelerim

İrem’in sözleri aklımda açık bir gökyüzünde çakan bir yıldırım gibi çınlıyordu. Küçük dairemizin oturma odasındaki koltukta oturuyordum, pencereden içeri süzülen güneş ışığı duvarlarda asılı aile fotoğraflarını okşuyordu. Kocam Mehmet gazete okurken, üzerimde bir fırtınanın yaklaştığını henüz fark etmemişti. Elimdeki telefonu sıkıca kavradım, parmağım titriyordu.

“İrem, ne diyorsun?” diye fısıldadım, midemi sıkıştıran korkuyu saklamaya çalışarak.

Tel kablosunun diğer ucunda yalnızca onun ağır nefesi duyuluyordu. “Anne, dayanamayız artık. Faturalar birikir, Mert’in okul harçlığı çok yüksek, biz de senin gibi gece gündüz çalışıyoruz, hâlâ yetmiyor. Sen… sen hep dışarıda takılıyorsun, spa’da vakit geçiriyorsun, evden dışarıda yemek yiyorsun…”

Nefes almakta zorlandım. Mehmet, gazetesinden gözlerini kaldırıp endişeyle bana baktı. “Ne oluyor?” diye sessizce sordu.

Cevap vermeden önce içimde, kızımın yardımına koşma isteği ile bir an olsun kendime düşen vakti düşünme ihtiyacı arasında çarpıcı bir mücadele alevlendi. Kırk yıl boyunca hastane nöbetleri ve uykusuz gecelerle geçirdiğimiz hayatın ardından, emekli maaşımızla bir kaç küçük lüks elde edebildiğimiz şu dönemde, onlardan vazgeçmem gerektiğini mi soruyorum?

“İrem, biliyorsun ki eğer sana yardım edebilirsek, elimizden geleni yaparız…” diyerek sözlerimi kesintiye uğrattı, sesi yırtıldı: “Anne, mesele sadece para değil! Yalnız hissediyorum. Bana daha çok zaman, daha çok varlık lazım… ama sen hâlâ ilerliyormuş gibi davranıyorum.”

Ben sustum, sözlerinin ağırlığı göğsümü sıkıyordu. Mehmet elimi tuttu, gözlerime bakarak, “Yarın onlara gideceğimizi söyle,” diye mırıldandı.

Yavaşça onayladım. “İrem, yarın öğle yemeğine senin yanına geleceğiz. Sessizce konuşuruz.”

İrem hafif bir nefes alarak, neredeyse rahatlamış gibi, “Tamam, teşekkür ederim,” dedi.

Telefonu kapattığımda içimde bir boşluk hissettim. Mehmet beni sıkı sıkıya sarıldı. “Bu haksızlık,” diye saçlarımın arasından mırıldandı. “Onlara her şeyi verdik. Şimdi bir nebze bile yaşamın tadını çıkaramıyor muyuz?”

Biraz geri çekildim ve yaşlı damlalarla süslenmiş mavi gözlerine baktım. “Belki bir şeyleri yanlış yaptık…” dedim.

Mehmet başını salladı. “Görevimizi yerine getirdik,” diye yanıtladı.

O gece uyuyamadım. İrem’in çocukluğunu hatırladım: parktaşlarında koşar, mutfak masasında birlikte ödev yapar, deniz kenarında az parayla çok neşeyle vakit geçirirdik. Ne zaman “yeterli değiliz” demeye başladı? Ne zaman ben onun sığınağı olmaktan çekinmeye başladım?

Ertesi sabah evlerine ev yapımı revani ve zorla takınmış bir gülümsemeyle girdik. İrem gözyaşları içinde bizi karşıladı, Marco sessizce ellerini sıktı. Mert koşarak “Büyükanne! Büyüyükbabam!” diye bağırdı.

Yemek boyunca atmosfer gerildi. Marco nadiren konuştu, İrem nazik olmaya çalışsa da ara sıra sert bakışlar fırlattı.

Bir ara Marco patladı: “Paralarınızı istemiyoruz, biraz anlayış yeter! Her şey omuzlarımıza bindiği gibi hissettiriyor.”

Mehmet donuk bir şekilde, “Her zaman yanındaydık! Ama artık kendimiz için de düşünmemiz gerekiyor,” dedi.

İrem patladı: “Neden yardım istediğimizde bu bir yük gibi görülüyor? Yorulduğum mu anlıyor musunuz?”

Duygularım her yana çekildi. Kendi sesimi yükseltmek istiyordum: “Ben de yorgunum, fedakârlık dolu bir hayatın ardından biraz huzur hak ediyorum.” Ama kızımın gözlerindeki çaresizlik kalbimi parçalıyordu.

“Belki de bize umursamaz gibi göründük,” diye fısıldadım. “Ama öyle değil. Sadece… biraz nefes almayı istiyoruz.”

Yemek sessizce bitti. Evimizden mağlubiyetle dönerken içimizde bir ağırlık vardı.

Sonraki günlerde Mehmet içine kapanmaya başladı. Artık eski planlarımızdan, dışarıda yemeklerden ya da gezilerden bahsetmiyordu. Ben ise her gün İrem’e nasıl yardımcı olabileceğimi düşünürken kendimi tamamen kaybetmemeye çalışıyordum.

Bir akşam Bolu’da yaşayan kız kardeşim Lale aradı. “İrem’den duydum, bir krizin varmış,” dedi net bir ses tonuyla.

“Ne yapacağımı bilmiyorum,” gözyaşları içinde itiraf ettim. “Kendeki gibi kendimi bencil hissediyorum, ama hepsinden vazgeçersem ölürüm gibi hissediyorum.”

Lale derin bir nefes alarak: “Bizde her zaman ebeveynler herkesin hizmetinde olur, hatta çok yorgun olduklarında bile. Peki ya senin bakımın kim düşündü?” dedi.

Sessiz kaldım.

“Mehmet’le konuş, İrem’le anne ve kız gibi, bir banka makinesi gibi değil,” diye ekledi. Sözleri içimde yankılandı.

Ertesi gün İrem’i alt kattaki çay bahçesine kahve içmeye davet ettim. Yorgun gözlerle, hafif titrek bir sesle geldi.

“Anne, o gün için özür dilerim,” diye hemen söyledi.

Elini tutarak, “İrem, seni hayattan daha çok seviyorum. Ama ben de bir insanım. Yaşamak, sadece faydalı olmak değil, kendimi de hayatta hissetmek istiyorum,” dedim.

Aşağı baktı: “Biliyorum… Bazen her şey çok ağır geliyor.”

“Anlıyorum,” diye yumuşakça yanıtladım. “Ama bir denge bulmalıyız. Her sorunun çözümü ben olmayabilirim, ama bir anne olarak yanındayım.”

Saatlerce gözyaşları, yeni gülümsemeler ve uzun bir konuşma sürdü.

Eve dönerken göğsümdeki yük hafiflemişti, ama hâlâ bir soru çınlıyordu: ebeveyn sorumluluğu nerede biter, mutluluğa hakkımız nerede başlar?

Bazen düşündüğümde, fedakârlıkla dolu bir hayatın ardından bir nebze huzur istemek gerçekten bencil mi? Yoksa sadece varlığımızın hâlâ değerli olup olmadığından mı korkuyoruz?

Siz ne dersiniz? Emekli maaşı sadece ebeveynlerin mi, yoksa tüm ailenin mi payı olmalı?

Rate article
Lifequest
Keyif Aldığınız anların ardında, biz borç içinde debeleniyoruz: Emekliliğim, Ailem ve Çektiğim Çileler